کارگر

کارگر

İslam İnkılabı Rehberi İmam Hamanei, Hz. Fatıma’nın (s.a.) mübarek doğum yıldönümünde Ehl-i Beyt (a.s.) meddahlarıyla yaptığı görüşmede, Ehl-i Beyt’in faziletlerine dair özellikle coşkulu mersiye, şiir ve methiye programlarını takdir ederek, konuşmasının odağını düşmanın kalpleri ve zihinleri ele geçirmeye yönelik çabalarına karşı propaganda ve medya düzeninin değiştirilmesi gerekliliği üzerine yoğunlaştırdı ve şöyle buyurdu: “İran halkı, milli direniş sayesinde düşmanın bu milletin dini, tarihi ve kültürel kimliğini değiştirmeye yönelik sürekli çabalarını boşa çıkarmıştır. Bugün de düşmanın “zihinlere, kalplere ve inançlara” yönelik propaganda ve medya saldırıları karşısında doğru savunma ve taarruz düzeninin kurulması gerekmektedir ve ülke genelindeki sorun ve eksikliklere rağmen İran ileriye doğru hareket etmeye devam etmektedir. İran milletinin 47 yıllık direnişi boyunca ne süper güçlerin yardımıyla ne de resmi, küresel mekanizmalara dayanarak değil; iman, bilinç ve benzeri az görülen bir tahammül gücüyle en ağır dış baskılara karşı durabilmiş olması ve “en sert fırtınaların içinden yeni güç zirveleri fethetmesi” son derece önemli bir husustur. Bu gerçek göz ardı edilemez.” İmam Hamanei, “milli direnişi”, “zorba güçlerin her türlü baskısına karşı direnç ve sebat” olarak nitelendirdi ve şu ifadelerde bulundu: ‘Bazen baskı askeridir, tıpkı milletin Kutsal Savunma’da gördüğü ve son aylarda gençlerin de şahit olduğu gibi. Bazen de baskı ekonomik, medya, kültürel ya da siyasidir.”

Aslında İmam Hamanei, yarım asırlık tecrübeyi hatırlatarak, bugün içinde bulunulan şartlarda İran milletine şunu yeniden anımsattı: “İnkılabın düşmanları en başından itibaren bu meşaleyi söndürmek için birleştiler, fakat İran milleti tüm bu yıllar boyunca direnişin duygusal bir slogan ya da tepkisel bir davranış değil, bağımsız kalmak ve kendi kaderine karar vermek isteyen bir ülke için en isabetli siyasi mantık olduğunu gösterdi. Bu sözler, direnişin tarihi değerini anlamak için bir yol haritasıdır ve İran’ı görünürde yalnız bir ülkeden, geniş ve etkili bir cephenin merkezi haline getiren stratejinin ta kendisidir.

1- Son 47 yıla bakıldığında açıkça şunu görüyoruz ki, İran, inkılabın ilk günlerinden itibaren, uluslararası her ölçüte göre bir ülkenin yapısını çökertmeye yetecek baskılarla karşı karşıya kalmıştır. Sekiz yıllık dayatılmış savaş, başarısız askeri darbeler, kör terör saldırıları, felç edici yaptırımlar, planlı diplomatik tecrit ve son yıllarda hibrit ve bilişsel savaş, İran milletinin yarım asırdan kısa sürede yaşadığı düşmanca stratejiler olmuştur. Ancak sonuç, tüm öngörülerin tersine gelişmiştir. İran tüm bunlar karşısında çökmediği gibi, aksine kendi içinde daha da güçlenmiştir. Baskıların içinden bir tür milli birlik doğmuştur ve sanki İran toplumu, dış baskının bilinç ve toplumsal güvenle birleştiğinde güç üreten bir unsura dönüşebileceğini öğrenmiştir. İnkılabın bilge lideri, bu olayların ve düşmanlıkların ortasında herkesten daha fazla yer alan kişi olarak, devrim tarihinin bu koşullarını anlamış ve şu noktayı vurgulamıştır: Direniş, hükümet kararı olmadan önce, İran ulusunun bir yaşam tecrübesidir ve bu, bir ulusun kendi iç gücüne dayanarak yoluna devam etmeyi öğrendiği bir deneyimdir. İran ulusu, 47 yıl boyunca yıkılmamak için bu deneyime dayanarak ayakta kalmaya karar vermiştir.

2- İran milletinin direnişinin en önemli boyutlarından biri, devrime muhalif çevrelerin bakışını bile etkilemiş olmasıdır. Son yıllarda birçok Batılı analist açıkça “maksimum baskı politikasının başarısız olduğunu” dile getirmiştir. Trump’ın ilk döneminin Dışişleri Bakanı ve bu politikanın mimarı Mike Pompeo bile bir röportajında “İran baskılar karşısında geri adım atmadı” itirafında bulunmuştur. Carnegie Vakfı “İran bölgesel nüfuz ağını istikrara kavuşturdu” diye yazmış, Bloomberg ise “Yaptırımlar İran’ı değil, denklemi değiştirdi” değerlendirmesini yapmıştır.

Bu itiraflar, İran’ı taviz vermeye zorlamak için tasarlanan bir projenin resmi başarısızlık raporlarıdır. İmam Hamanei’nin perşembe günü meddahlarla gerçekleştirdiği görüşmede yaptığı konuşma da bu çerçevede anlaşılmalıdır yani; İran’ın bölgesel gelişmelerin merkezinde yer alması bir slogan değil, rakipler tarafından da teyit edilen bir siyasi gerçektir. İmama Hamanei, zorba güçlerin yüz yılı aşkın süredir İran milletinin dini, tarihi ve kültürel kimliğini değiştirme çabalarının devrimle boşa çıktığını, son yıllarda da milletin direnç ve sebatla düşmanlarını başarısızlığa uğrattığını vurgulamıştır.

Carnegie’nin “İran bölgesel nüfuz ağını istikrara kavuşturdu” ifadesi, İmam Hamanei’nin meddahlarla buluşmasında dile getirdiği “direniş kavram ve literatürünün İran’dan bölge ülkelerine yayılmasının” başka bir şekilde ifade edilmesidir.

İmam Hamanei defalarca şunu vurgulamıştır: “Bir zamanlar sadece İran vardı, bugün ise geniş bir cephe var.” Bu cümle bugün çok açık bir anlama sahiptir. Bir zamanlar İran’ın saldırgan bir güce karşı direnişi, yavaş yavaş bölgedeki baskı altındaki uluslar için bir model haline geldi. Gazze, son iki yılda bir direniş grubunun İsrail’in güvenlik mimarisini nasıl sorgulayabileceğini gösterdi, Yemen, kuşatma ve tam ölçekli bir savaşa rağmen, bölgesel stratejilerde inisiyatifi ele geçirmeyi başardı. Lübnan, Siyonist rejimin saldırganlıklarıyla mücadele etme kapasitesinde sabır göstermiş olsa da, şu anda itidal ve iç değerlendirmeler uyguluyor. Ancak, İsrail’in güney Lübnan’daki akıl almaz davranışlarının devam etmesinin, tıpkı 12 günlük savaşta olduğu gibi, bu rejimin pişman olmasına neden olacağı açıktır. Siyonistler, direniş liderinin 33 günlük savaş deneyimini henüz unutmadılar. Bugün, birçok küresel analist bile “direnişin rolünü anlamadan, bölgedeki gelişmeleri anlamak imkansızdır” diye vurguluyor. Bu yeni güç geometrisi, İran ulusunun direnişinden doğdu ve bu, öyküsü coğrafi sınırları aşan ve diğer uluslara ilham veren bir direniştir.

3- Direnişin daha az dile getirilen boyutlarından biri de, İran’ın benzeri görülmemiş ekonomik baskı karşısında ulusal yapısını koruma ve hatta güçlendirme yeteneğidir. Dünya Bankası çeşitli raporlarında “İran sürdürülebilir büyümesini sürdürebildi” demiştir. Uluslararası Para Fonu ise “İran, yaptırım mekanizmasının önemli bir bölümünü etkisiz hale getirdi” demiştir. Petrol dışı ihracat İran için yeni rekorlar kırmış ve havacılık, insansız hava aracı ve füze endüstrileri gibi stratejik alanlarda İran, küresel ölçekte önemli oyuncular arasına katılmıştır. Bu istatistiklerin açık bir anlamı vardır. Direniş hiçbir zaman tamamen savunma stratejisi olmamıştır, aksine, hassas alanlarda teknolojik atılımlar ve kendi kendine yeterlilik için bir platform sağlamıştır. İmam Hamanei’nin de vurguladığı gibi, İran bugün düşmanın isteklerinin aksine daha güçlü ve daha etkili hale gelmiştir. Bu güç, direniş ve yerel kapasitelere dayanma dışında elde edilemezdi. İmam Hamanei Perşembe günü yaptığı konuşmada, ulusal direnişi, zalimlerin her türlü baskısına karşı direnç ve dayanıklılık olarak tanımladı ve şu ifadelerde bulundu: “Bazen baskı askeri niteliktedir ve tıpkı halkın Kutsal Savunma’da gördüğü ve gençlerin son aylarda şahit olduğu gibi ve bazen de bu baskı, ekonomik, medya, kültürel ve siyasi baskıdır. Siyonist rejimin çeşitli baskılarının amacı uluslar üzerinde egemenlik kurmaktır ve bunların başında da İran ulusu gelir. Bazen bu baskının amacı toprakları genişletmektir, tıpkı ABD hükümetinin bugün Latin Amerika’da yaptığı gibi. Bazen amaç yeraltı kaynaklarını ele geçirmektir ve bazen de yaşam tarzlarını ve en önemlisi kimliği değiştirmek zalimlerin baskılarının temel amacıdır.” İmam Hamanei’nin sözlerinde kat kat önemli olan şey, İran ulusunun, düşmanın askeri, siyasi ve ekonomik baskılarına direndiği gibi, İran ulusunun kimliğini değiştirmek amacıyla uygulanan yaşam tarzını değiştirme baskısına da direnmesi gerektiğidir. Bu direnişin hedef kitlesi İran milletidir ve kimliklerini hedef alan yabancı bir kültürün istilasına karşı koymalıdırlar ve bundan daha önemlisi de yabancı bir kültürün zehirli eserleri ve ürünleriyle mücadele etmekle sorumlu olanlar sistemin temsilcileridir.

4- İmam Hamanei’nin meddahlarla gerçekleştirdiği görüşmedeki konuşmasının belki de en önemli bölümü, bugün başlayan ve geçmişten farklı olan bir savaşa dair uyarısıdır. Bu savaş, topların, tankların, yaptırımların veya ara sıra yapılan psikolojik operasyonların olduğu bir savaş değil, düşmanın saldırısının ana odağının “sürekli imgeler, çarpıtılmış anlatılar ve hedefli medya operasyonları” olduğu bir savaştır. İmam Hamanei, düşmanın amacının “genç İranlıların zihinlerinden inkılabi kavramların izlerini silmek” olduğunu vurgulamıştır. Başka bir deyişle, bugün ana savaş alanı yeni neslin zihni ve tarihsel hafızasıdır. Düşman, anlatıların çarpıtılması yoluyla direnişi sonuçsuz, devrimi köksüz göstermeye ve ulusal güç duygusunu zayıflatmaya çalışıyor. Bu, İmam Hamanei’nin defalarca “algı savaşı” olarak adlandırdığı savaştır ve eğer bunu görmezden gelirsek, direnişin büyük başarıları nesillerin hafızasında yavaş yavaş silinebilir. İmam Hamanei aynı konuşmada, ülkenin genç neslinin zihinlerine saldırmada düşmanın izlediği çizgiye bir kez daha dikkat çekerek şunları söyledi: “Propaganda ve medya çatışmasının merkezindeyiz; kiminle? Geniş bir cepheyle. Propaganda savaşındayız, manevi bir savaştayız. Düşman, bu mülkü, bu toprağı, bu kutsal ve manevi toprağı baskı ve askeri yollarla ele geçirmenin mümkün olmadığını anladı. Eğer bu ülkeyi ele geçirmek, müdahale etmek ve başarılı olmak istiyorsa, kalpleri, zihinleri ve düşünceleri değiştirmesi gerektiğini anladı ve bu çizgide ilerledi. Elbette, onlara karşı dimdik duruyoruz, ancak bugün tehlike bu, çizgi bu, düşmanın amacı bu. Düşmanın ülkemizdeki amacı, inkılabi kavramların izlerini silmektir. Bu koşullar altında, düşmanın bu çizgisini etkisiz hale getirme konusunda ağır bir görevi olan sistemin yetkilileriyle birlikte, medyanın, yazarların, sanatçıların ve kültür aktivistlerinin görevi yeni bir anlam kazanmaktadır. Propaganda yapısı, düşmanın amacına orantılı olmalıdır.” İmam Hamanei’nin bu cümlesi, günümüzdeki tarihsel görevimizi anlamak için kilit bir cümledir. Düşman bir anlatıyla saldırıyorsa, bizim cevabımız da bir anlatıyla olmalıdır. Yani, direnişin gerçeğini yeni nesil için günümüz diliyle, çekici edebiyatla, sanatsal imgelerle ve somut gerçekleri aktararak ifade etmek gerekmektedir. Tarihsel deneyimleri yaratıcı eserler şeklinde yeniden yaratmalı ve ulusal umudu bilimsel ilerleme, ulusun sağlıklı yaşam deneyimi ve bölgesel başarılar gibi sağlam temeller üzerine kurmalıyız. Direniş bugün sadece ayakta durmak ve sebat etmek değil, daha önemlisi, doğru bir şekilde anlatıldığı takdirde yeni nesle gelecek için sloganlarla değil, gerçek bir anlayış ve inançla umut verebilecek bir anlam yaratmaktır. Bu nedenle, İmam Hamanei’nin sözleri aslında 1980 yılı Şubat ayında başlayan ve bugün İran ulusunun sesinin bölgesel ve küresel denklemlerde duyulduğu bir noktaya ulaşan tarihsel bir yolun hatırlatıcısıdır. Bu sözlerin mesajı açıktır; Direniş, İran’ı kesin çöküşlerden kurtarmayı, ulusal yapıları yıkılmaktan korumayı, bölgede büyük ve etkili bir cephe oluşturmayı ve İran milletine birçok kişinin ulaşılamaz olarak gördüğü bir konum kazandırmayı başardı. Ancak bu başarılar, gelecek nesillerin hafızasında yaşamaya devam ederse kalıcı olacaktır ve bu görevi bugün canlı tutmak çok önemlidir.

Hasan Raşvend/Keyhan

Cuma, 19 Aralık 2025 07:45

Erdoğan Neden İran’a Gidiyor?

Erdoğan’ın da Tahran’a olası bir ziyaretiyle ilgili haberler gündeme geldi. Bu gelişmeler, Ankara’nın Suriye’deki durumu yönetmede ciddi zorluklarla karşılaştığını göstermektedir.

Geçtiğimiz günlerde Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İran ziyareti sonrasında, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da Tahran’a olası bir ziyaretiyle ilgili haberler gündeme geldi. Bu gelişmeler, Ankara’nın Suriye’deki durumu yönetmede ciddi zorluklarla karşılaştığını göstermektedir.

İsrail Başbakanı’nın Suriye’nin güney bölgelerindeki resmi varlığı ve Siyonist ordunun bu bölgeden çekilmemesi konusundaki ısrarı, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Osmanlı toprağı olarak tanımladığı Suriye’nin toprak bütünlüğünün tehlikede olduğunu ortaya koymaktadır. Bu koşullar altında Türkiye, Esad sonrası Suriye’deki temel çıkarlarını korumakla birlikte, yeni hükümeti İsrail baskısına karşı savunabilmek için Batı Asya’da yeni bir senaryo arayışındadır. Bu senaryonun güvenlik boyutları nedeniyle, İran’ın sahada ciddi bir varlığına ihtiyaç duyulmaktadır.

Aslında, Dışişleri Bakanı ve Cumhurbaşkanı’nı bir aydan kısa bir süre içinde Tahran’a götüren etken, bölgedeki son gelişmelerin gerçekliğinin ortaya çıkmasıdır. Erdoğan, İran merkezli direniş ağını zayıflatarak ve Suriye’deki rejimi değiştirerek Beyaz Saray’ı Şam’daki yeni hükümeti desteklemeye ikna edebileceğini düşünmüştü. Böylece, Tel Aviv’in Levant’taki stratejik ilerlemesini durdurmayı hedefliyordu. Ancak, Ahmed el-Şara’nın Washington ziyareti ve Donald Trump ile yaptığı görüşmeler sonrasında, İsrail’in bu rejimin güvenliği için herhangi bir sınırı tanımaya istekli olmadığı gerçeği açıkça ortaya çıktı. Mevcut durum, Türkiye’nin ulusal çıkarlarını güçlendirmekle kalmamış, aynı zamanda bu ülkedeki istikrarsızlık, rejimin Türkiye’ye karşı eylemlerine de zemin hazırlamıştır.

Bu koşullar altında, Ankara’nın Tahran’ın desteğine ihtiyacı var; çünkü hem teoride hem de sahada İsrail’in stratejilerini bozma yeteneğine sahip olduğunu kanıtlamış tek aktör İran’dır. Hem önceki Suriye iç savaşında hem de 12 günlük savaşta, İran, eğer gerçekten bir strateji uygulamayı planlıyorsa, bunu operasyonel olarak hayata geçirebileceğini ve Tel Aviv’in tek başına, Amerika Birleşik Devletleri’nin desteği olmadan, bunun gerçekleşmesini engelleyemeyeceğini göstermiştir.

Bu durum, bölgesel güvenlik ortamında İran’ın avantajlarından biridir. Türkiye’nin ihtiyaç ve destek açıklaması, Tahran’ın mevcut durumdaki bazı ulusal çıkarlarını (örneğin, Lübnan’daki direnişi destekleyen cephe gibi) harekete geçirebilir. Ancak, bölgedeki saha çıkmazları sırasında bazı diplomatik yaklaşımlara basit bir bakış açısıyla yaklaşmanın İran’ın ulusal çıkarlarına zarar verebileceği unutulmamalıdır. Bu durumu “Astana Anlaşması” olayında ciddi şekilde gördük ve şimdi bunun tekrar yaşanmasının önlenmesi gerekiyor.

2016 ve 2017 yılları civarında, Suriye hükümetine karşı çıkan teröristlerin durumu olumsuzdu ve bu eğilim devam ederse, muhalif grupların tamamen yenilgiye uğraması söz konusu olacaktı. Bu koşullar altında, Türk hükümeti İran, Rusya ve Türkiye arasında Astana Zirvesi olarak bilinen bir müzakere modeli önerdi. Bu anlaşmaya göre, Suriye hükümetine karşı silahlı eylemde bulunmamayı kabul eden ve Ankara tarafından yönetilen teröristlerin, Türk sınırına yakın İdlib bölgesine transfer edilmesi ve orada Türk hükümetinin yönlendirmesi ve planlaması altında faaliyet göstermeleri konusunda nihai olarak anlaşmaya varıldı.

Olayın üzerinden yaklaşık sekiz yıl geçti ve Türkiye, Suriye’deki durumdan kurtulmak için bir kez daha diplomatik girişim arayışındadır. Eğer bu durum devam ederse, sadece Suriye değil, Türkiye’nin kendisi de bölgedeki başlıca zarar hedeflerinden biri haline gelecektir. Bu noktada, İslam ülkesi ve neredeyse ülkemizle aynı çizgide olan İran’ın desteği Türkiye’ye kesinlikle yardımcı olabilir ve aynı zamanda İsrail’in saldırganlık makinesini yavaşlatabilir veya durdurabilir. Bu nedenle, Fidan’ın son ziyareti ve Erdoğan’ın Tahran’a yapacağı ziyaret kesinlikle memnuniyetle karşılanmalı ve Tahran ile Ankara arasındaki ittifak için akıllı bir diplomatik yaklaşım benimsenmelidir. Ancak, Astana anlaşmasının deneyimi İran diplomatik aygıtının hafızasından silinmemelidir/mehr

Cuma, 19 Aralık 2025 07:34

ABD’nin bayat taktiği: DEAŞ tehdidi

Suriye’de yeni gelişme… ABD Fırat’ın doğusundan batısına geçiyor.


DEAŞ HORTLATILIYOR
AMA…
SURİYE İÇİŞLERİ BAKANLIĞI
YEŞİL MAVİ
KALALIMCILAR
TRUMP’IN SON SÖZLERİ
8 Aralık sonrası Şam’da otellere yerleşmişlerdi.

Şimdi doğrudan üs kurma aşamasındalar.

Suriye ordusu ile devriyelere başlamışlar.

Yapılan saldırı…

İkisi asker üç Amerikalının ölmesi.

Sonrasında yapılan açıklamalar…

ABD’nin yeni planlarını açık ediyor.

DEAŞ HORTLATILIYOR
Son günlerde yapılan saldırılar…

Palmira, İdlib, Avusturalya, …

Hepsinde DEAŞ suçlandı.

Belli ki birileri düğmeye bastı.

ABD’nin Suriye’de bulunma nedeni…

SDG ile işbirliği…

Onlara “kara gücüm” demesi…

Hep DEAŞ bahane edilmişti.

Fırat’ın doğusuna SDG’yi yerleştirdi…

DEAŞ önce otobüslerle…

Sonra uçaklarla başka ülkelere taşındı.

Bir kısmı Afganistan’ın kuzeyine ve Çin sınırına…

Bir kısmı Afrika’ya…

Adını bile unutmuştuk.

AMA…
Bu arada;

Suriye’de SDG’ye verilen süre…

31 Aralık’ta sona erecek.

Türkiye bastırıyor.

ABD ve İsrail ise SDG’nin yanında.

Mevcut durumu koruma çabasında.

“DEAŞ tehdidinin” hortlatılması…

Bayat bir numara…

Suriye’nin “DEAŞ karşıtı koalisyona” sokulması.

Sonrasında saldırıların gelmesi…

Eş zamanlı olarak Barzani’nin açıklamaları…

Hepsinin birlikte olması…

Çok anlamlı değil mi?

SURİYE İÇİŞLERİ BAKANLIĞI
Palmira’daki saldırı…

ABD anında teşhisi koydu.

Trump DEAŞ’a karşı sert misilleme mesajı verdi.

Aynı Trump daha önce…

“DEAŞ’ı Obama ve Hillary kurdu” dememiş miydi.

Bir başka ilginç nokta…

Suriye İçişleri Bakanlığı açıklaması:

“Saldırı konusunda Amerikalıları uyardık.

Ama bizi dinlemediler.”

Bile bile lades durumu.

Bu arada SDG gelişmeden…

ABD yönetiminin tavrından memnun.

YEŞİL MAVİ
Uluslararası koalisyonun eski sözcüsü…

Albay Myles Caggins.

Palmira saldırısı ile ilgili El Cezire’ye konuştu.

Saldırıyı “yeşil mavi” olarak adlandırdı.

“Yeşil mavi saldırı” failin içeriden ve müttefiklerden gelmesi durumlarında kullanılıyor.

Kritik bir ismin bu değerlendirmesi, önemli.

KALALIMCILAR
ABD Suriye’den çekilecek mi?

Washington’da iki görüş çarpışıyor.

“Kalalım” diyenler, “gidelim” diyenler.

“Kalalım” diyenler hareketlenmiş gibi.

DEAŞ tehdidi ile Suriye’de bulunmanın…

SDG’ye meşruiyet sağlamanın gerekçesi yaratılıyor.

TRUMP’IN SON SÖZLERİ
ABD Başkanı Trump…

Son açıklamaları…

Ortadoğu’da barıştan emin olmak istiyorlarmış.

Barış kalıcı olana kadar bölgede kalacaklarmış.

Hedeflerinde sadece DEAŞ yok.

Hizbullah ve HAMAS da varmış.

“Hizbullah ve HAMAS bitmeden gitmek yok” mesajı.

Şara yönetimiyle ilgili söylemleri…

“Hizbullah ve HAMAS’ı bitirmede bizimle” ifadesi…

ABD’nin gerçek niyetinin göstergesi. İlk işaret Barrack’tan gelmişti.

Şimdi Trump dillendiriyor.

aydınlık

Gazze Şeridi’nde ilan edilen ateşkese rağmen İsrail ordusunun saldırılarını sürdürmesi, ateşkesin fiilen işlemediğini bir kez daha ortaya koydu. Gazze’nin doğusu ile Han Yunus ve Refah başta olmak üzere birçok bölgede topçu atışları ve hava saldırıları devam ederken, sivil yerleşim alanları hedef alındı.

Sahadan gelen bilgilere göre, özellikle Şucaiyye Mahallesi yoğun bombardımana maruz kaldı; Han Yunus ve Refah’ta ise sivillerin sığındığı noktalar vuruldu. Tanıklar, ateşkes ilanına rağmen patlama seslerinin ve dumanların hiç eksilmediğini aktardı.

Ateşkes sürecinin en tartışmalı boyutunu ise garantör ülkelerin tutumu oluşturdu. Türkiye, Mısır ve Katar’ın, İsrail’in açık ihlalleri karşısında somut ve caydırıcı adımlar atmaması, bölgede ve kamuoyunda “Bu nasıl garantörlük?” eleştirilerini beraberinde getirdi.

Gazze’deki Hükümet Medya Ofisi’nin verilerine göre, ateşkes döneminde yüzlerce ihlal yaşandı; 400’den fazla Filistinli hayatını kaybetti, binden fazla kişi yaralandı. 7 Ekim 2023’ten bu yana süren saldırılarda ise on binlerce sivilin yaşamını yitirdiği bildiriliyor.

Yaşananlar, ateşkesin kağıt üzerinde kaldığını gösterirken, Filistinliler ve bölge kamuoyu, garantör ülkelerden açıklamaların ötesinde etkili bir siyasi ve diplomatik irade ortaya konulmasını talep ediyor.

Şehit Yahya Sinvar’ın Özel Kalem Müdürlüğü’nü de yapmış olan Dr. Kemal Ebu Avn, ‘Bir çocuğun elindeki plastik oyuncak silahını almaya çalışsınlar; canını verir silahını vermez. Çocuğundan yaşlısına kadar Filistin halkı için silah, bir şeref meselesidir.’ dedi.

HAMAS liderlerinden Dr. Kemal Ebu Avn İstanbul’a geldi, Filistin İletişimciler ve Medya Derneği (FİMED)’nde basın mensuplarının sorularını yanıtladı.

 Türk halkına Filistin davasına verdiği destekten dolayı teşekkürlerini sunan Dr. Avn, iki halkın yakınlığının kardeşlikten öte olduğunu söyledi. Birlikte şehitler verdiğimizi hatırlatan Dr. Avn, “Kanlarımız birbirine karışmıştır.” dedi.

*‘7 EKİM 75 YILLIK ZULMÜN SONUCUDUR’
7 Ekim Aksa Tufanı Operasyonu’nun savaşı başlatan sebep olmadığını anlatan HAMAS Lideri, “Aksa Tufanı bir sonuçtur. İşgalci İsrail'in 75 yıllık zulmünün sonucudur.” diye konuştu.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun 7 Ekim öncesinde Birleşmiş Milletler (BM)’de yaptığı konuşmayı hatırlatan Dr. Avn, bu konuşmanın İsrail’in savaş ilanı olduğunu söyledi.

 
Yaşananların sadece bir Gazze-İsrail çatışması olarak görülmemesi gerektiğini vurgulayan Dr. Avn, şöyle devam etti:

“İsrail yedi ülkeye savaş açtı. Biz sadece bu savaşın en ön cephesindeyiz. Bütün ümmetin ön savunma hattıyız. Böyle şerefli bir göreve sahip olduğumuz için Allah'a şükürler olsun. İşgal güçleri hepimizi hedef olarak görüyor. 7 Ekim ise bütün ülkeler için büyük bir fırsattır. İşgal güçleri kendi ülkelerinize gelmeden onları durdurmak için fırsattır. Düşmana karşı birlik olmak ve harekete geçmek için tam zamanıdır.”

‘HAMAS VERDİĞİ SÖZÜ TUTTU’
Trump’ın 20 maddelik “Gazze Barış Planı” hakkında da değerlendirmelerde bulunan Dr. Avn, plan üzerine altı farklı toplantı yaparak uzun istişarelerde bulunduklarını söyledi. Bazı maddeleri kabul ederken bazılarını tartışmalı bulduklarını belirten Kemal Ebu Avn, esirlerin ve cesetlerin teslim edilmesi konusunda verdikleri sözü tuttuklarını kaydetti.

İsrail’in ise Şarm El-Şeyh’teki imzalardan bugüne kadar saldırılarına devam ettiğini bildiren HAMAS Lideri, son 60 gün içinde Gazze’de 400 kişinin hayatını kaybettiğini, 1400 kişinin yaralandığını bildirdi.

Refah Sınır Kapısı’nın açılmasıyla ilgili maddenin de uygulanmadığını belirten Dr. Avn, İsrail’in sınırı tek taraflı açmak istediğini, yani sadece Gazze’den çıkışlara izin verdiğini söyledi. Yardımların ise Gazze’ye girişinde sorun yaşandığını bildiren Avn, “Bizim yaralılara yardım için ilaçlara ihtiyacımız var ama bunların girişine izin verilmiyor. Cipse, çikolataya izin veriliyor.” dedi.

‘KANIMIZIN SON DAMLASINA KADAR…’
HAMAS Siyasi Büro Üyesi Dr. Kemal Ebu Avn, Gazze’deki soykırımda üç çocuğunu, yedi torununu ve akrabalarının büyük bölümünü kaybetmiş. Ancak “Biz her şeyimizi kaybetmeye hazırız.” diyor. Haklarını İsrail’e hiçbir koşulda teslim etmeyeceklerini vurgulayan Dr. Avn, sözlerini şöyle tamamlıyor: “Kanımızın son damlasına kadar savaşmaya hazırız!”


‘Çocuklardan oyuncak silahlarını bile alamazlar’
Dr. Avn’a, Gazze’de konuşlandırılması planlanan “Uluslararası İstikrar Gücü” ile ilgili birkaç gün önce Doha’da yapılan ve İsrail’in vetosu nedeniyle Türkiye’nin davet edilmediği toplantıyı sorduk. Avn, “Sıfır sonuçlu bir toplantı. Hiçbir karar alınmadı.” dedi. Türk askerinin bu güç içinde olmasını istediklerini belirten Avn, Türkiye’ye güvendiklerini vurguladı.

Kemal Ebu Avn, “HAMAS’ın silahsızlandırılması” ile ilgili pozisyonlarını da şöyle anlattı:

“İsrail ve ABD yaptıkları açıklamalarda Gazze’deki silahların yüzde 90’ını yok ettiklerini söylüyorlar. Eğer öyleyse silahsızlandırma talebinin ne anlamı var? Bu bir kenarda dursun.

“Diğer taraftan bölgemizde bütün insanlığa tehdit olan silahlı güç İsrail’dir. Bugün yedi ülkeye saldıran ve soykırım makinesini çalıştıran işgalci İsrail’dir. Gazze’deki silahlar ise bir savunma aracıdır. Ben Gazze’deki insanları, mücahitleri tanıyorum, çocuklarından yaşlısına kadar… Bir çocuğun elindeki plastik oyuncak silahını almaya çalışsınlar; canını verir silahını vermez. Filistin halkı için silah bir şeref meselesidir. Oradaki insanlar kanlarını, canlarını verirler ama silahlarını teslim etmezler. Direnme hakkı hukuki ve insanı bir haktır. Bu hakkı hiç kimse elimizden alamaz. Farz edelim bugün silahları teslim etmeye karar verdik; sahadaki hiç kimse bizi dinlemez. Filistin halkı ve bütün diğer gruplardan bahsediyorum. Boş bir tabanca bile teslim etmezler.”

Mısır yönetimi, İsrail’den doğal gaz ithalatını öngören büyük çaplı anlaşmayı doğrulayarak, mutabakatın ‘ticari’ nitelikte olduğunu ve ‘siyasi’ bir boyut taşımadığını söyledi. Anlaşmanın değeri yaklaşık 35 milyar dolar.

Mısır Devlet Enformasyon Servisi Başkanı Diaa Rashwan, yaptığı yazılı açıklamada anlaşmanın yalnızca ekonomik ve yatırım kriterleri temelinde imzalandığını belirtti.

Rashwan, ‘Bu anlaşma tamamen ticari bir işlemdir ve hiçbir siyasi boyut içermemektedir’ dedi. Rashwan, anlaşmanın Doğu Akdeniz’de Mısır’ın gaz ticaretindeki konumunu güçlendirdiğini vurgulayarak, bunun ülkenin bölgesel bir ‘enerji merkezi’ olma hedefi açısından stratejik önem taşıdığını söyledi.

Mısır kamuoyu eleştiriyor
Mısır ile İsrail arasında onlarca yıldır resmi ilişkiler bulunsa da, özellikle son Gazze savaşı sonrasında Mısır kamuoyunda İsrail’le iş birliğine yönelik eleştiriler sürüyor.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, çarşamba günü yaptığı açıklamada yaklaşık 35 milyar dolar değerindeki anlaşmayı onayladığını duyurmuş ve bunun İsrail tarihindeki en büyük doğal gaz anlaşması olduğunu söylemişti.

Açıklama, Mısır’ın da arabuluculuk yaptığı Gazze ateşkesinin ikinci aşamasına ilişkin müzakerelerin, ihlal iddiaları nedeniyle tıkandığı bir dönemde geldi.

Rashwan, anlaşmanın açıklanma zamanlamasına yönelik eleştirilere de değinerek, bunun daha önce piyasa ilkelerine uygun biçimde tamamlanan ticari müzakerelerin sonucu olduğunu, zamanlamanın bu gerçeği değiştirmediğini kaydetti.

İsrailli enerji şirketi NewMed Energy’nin verdiği bilgiye göre, anlaşma kapsamında İsrail’in Mısır’a sağlayacağı toplam doğal gaz miktarı 130 milyar metreküpe çıkarılacak. Anlaşma, şirket tarafından ağustos ayında duyurulmuştu.

İsrail ile barış anlaşması imzalayan ilk ülke
Mısır, 1979 yılında İsrail’le barış anlaşması imzalayan bölgedeki ilk ülke olmuştu. İki ülke arasında uzun süredir güvenlik alanında iş birliği bulunsa da, ilişkiler sıklıkla ‘soğuk barış’ olarak tanımlanıyor.

Gazze savaşı boyunca Mısır, İsrail’in askeri operasyonlarını eleştirirken arabulucu rolünü sürdürmeye çalıştı ve ülke içinde yükselen tepkileri sınırlamaya özen gösterdi.

Savaşın ilk döneminde gaz tedarikinin kesilmesi üzerine Mısırlı yetkililer, sorunun ‘komşu bir ülkedeki’ aksaklıklardan kaynaklandığını söylemekle yetinmişti.

Diplomatik kaynaklara göre Kahire yönetimi, ülkede İsrail karşıtı hassasiyetleri gözeterek yeni İsrail büyükelçisinin atanmasını uzun süredir resmen onaylamıyor.

Cuma, 19 Aralık 2025 07:17

ABD’den İran’a Yeni Yaptırım

ABD Hazine Bakanlığı, İran’la bağlantılı gemilere yaptırım uyguladığını bildirdi.

Katar’ın El Cezire televizyonuna göre ABD Hazine Bakanlığı, İran’la bağlantılı gemilere yaptırım uyguladığını duyurdu.

Geçtiğimiz şubat ayında ABD Başkanı Donald Trump, ‘İran’a maksimum baskı’ politikasını yeniden hayata geçirecek başkanlık kararnamesini imzaladı

Donald Trump, BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesi ve Almanya ile İran arasında 2015’te imzalanan nükleer anlaşmadan Mayıs 2018’de tek taraflı çekildikten sonra Tahran’a yönelik yaptırımları geri getirerek “maksimum baskı” politikasına başvurmuştu.

Bu kapsamda ABD Hazine Bakanlığı, İran’a yönelik ilk yaptırım paketini 7 Ağustos 2018’de, ikinci aşama yaptırım paketini ise 5 Kasım 2018’de devreye sokmuştu.

Trump yönetimi, İran’a yönelik “azami baskı” politikası kapsamında bu çabalarını yoğunlaştırıyor.

 

Tahran’dan Washington’a Tepki
 
İran Dışişleri Bakanlığı, ABD’nin İran’ın New York’taki Birleşmiş Milletler (BM) Daimi Temsilciliği’ne yönelik baskılarını artırmasına sert tepki gösterdi. Tahran, Washington’un tutumunun uluslararası hukuk ve diplomatik teamüllerle bağdaşmadığını vurguladı.

Bakanlık tarafından yapılan yazılı açıklamada, ABD’nin İran’a yönelik askeri saldırılarda ve İran vatandaşlarının öldürülmesinde İsrail ile işbirliği yaptığı, buna paralel olarak da yasadışı yaptırımlar uyguladığı ifade edildi. Açıklamada, BM’ye ev sahipliği yapan bir ülke olarak ABD’nin bu konumu siyasi baskı aracı haline getirdiği belirtildi.

ABD yönetiminin söz konusu uygulamaları “İran halkına duyulan şefkat” söylemiyle gerekçelendirmesinin inandırıcı olmadığı kaydedilen açıklamada, İranlı diplomatlara getirilen kısıtlamalar ile yaptırımların temel insan haklarını ve diplomatik normları ihlal ettiği ifade edildi.

Tahran, ABD’nin BM ev sahipliği sorumluluklarını yerine getirmesinin bir ayrıcalık değil, 1946 Merkez Antlaşması kapsamında hukuki bir yükümlülük olduğunu hatırlatarak, Washington’u uluslararası taahhütlerine uymaya çağırdı.

İşgal rejimi 738 kez ateşkes ihlali ile Gazze Şeridi’ni boğucu kuşatma altında tutuyor; insani yardım taahhütlerinin uygulanması %38’i aşmıyor.


Ateşkes kararının 10 Ekim 2025 tarihinde yürürlüğe girmesinden 8 Aralık 2025 Pazartesi akşamına kadar (60 gün boyunca) İşgal rejiminin anlaşmaya yönelik ağır ve sistematik ihlallerini sürdürdüğünü; bunun uluslararası insancıl hukukun açık bir ihlali, ateşkesin özünün ve ona ekli insani protokol hükümlerinin kasıtlı olarak baltalanması anlamına geldiğini teyit ederiz.

Bu süre zarfında, ilgili hükümet birimleri anlaşmanın 738 ihlalini kaydetmiş olup, bunların ayrıntıları şu şekildedir:

Sivillere yönelik 205 doğrudan ateş açma suçu. 

Askerî araçların yerleşim bölgelerine 37 kez ilerleme ve sızma suçu.

Silahsız vatandaşlar ve onların konutlarının 358 kez bombalanması ve hedef alınması.

Konutların, kurumların ve sivil yapıların 138 kez patlatılması ve yıkılması.

Bu sistematik ihlaller neticesinde 386 vatandaş şehit olmuş, 980 kişi yaralanmış, ayrıca işgal güçleri tarafından 43 yasa dışı gözaltı gerçekleştirilmiştir.

İnsani alanda ise işgal, anlaşmada ve insani protokolde yer alan taahhütlerinden kaçınmayı sürdürmüş; üzerinde mutabık kalınan asgari yardım miktarına dahi uymamıştır. Ateşkesin 60 günü boyunca Gazze Şeridi’ne 36.000 kamyon girmesi gerekirken yalnızca 13.511 kamyon girmiş; bu da günlük belirlenen 600 kamyon yerine 226 kamyon girişine karşılık gelmekte olup, taahhüt oranı %38’i aşmamaktadır. Bu ağır ihlal, gıda, ilaç, su ve yakıt eksikliğinin devamına ve Gazze Şeridi’ndeki felaket niteliğindeki insani krizin derinleşmesine yol açmıştır.

Aynı dönem boyunca Gazze Şeridi’ne giren yakıt sevkiyatları ise yalnızca 315 kamyon olup, girmesi gereken 3.000 kamyon miktarına kıyasla çok düşüktür. Bu durum, anlaşmada belirlenen günlük 50 kamyon yerine 5 kamyon yakıt girişini ifade etmekte ve işgalin yakıtla ilgili taahhütlerinin yalnızca %10’unu yerine getirdiğini göstermektedir. Bu da hastaneleri, fırınları, su ve kanalizasyon istasyonlarını neredeyse durma noktasına getirmekte ve sivillerin günlük acılarını artırmaktadır.

Bu ihlallerin ve tecavüzlerin sürmesinin, ateşkesi tehlikeli bir biçimde dolanmaya yönelik bir girişim ve baskı, aç bırakma ve şantaja dayalı bir insani denklem dayatma çabası olduğunu vurgularız. Ateşkesin tam ve sürdürülebilir bir şekilde geçerli olması gereken bir dönemde yaşanan can kayıplarından ve tahrip edilen mülklerden, ayrıca insani durumun sürekli kötüleşmesinden işgali tamamen sorumlu tutarız.

Uluslararası toplumu, Birleşmiş Milletleri, Başkan Trump’ı ve anlaşmanın arabulucu ve garantör taraflarını; hukuki ve ahlaki sorumluluklarını üstlenmeye, İsrail işgalini taahhütlerini tam olarak yerine getirmeye zorlamaya, sivillerin korunmasını güvence altına almaya ve insani yardımlar ile yakıt akışının anlaşmada belirtildiği şekilde sağlanmasını güvence altına almaya çağırıyoruz. Bu, Gazze Şeridi’ndeki devam eden felaketin giderilebilmesi için gereklidir.

Hz. Fatıma (s.a) hicretten önce 8. yılda, 20 Cemadiüssani tarihinde dünyaya geldi. Vahiy evinde dünyaya gelen Hz. Fatıma (s.a) değerli babası ve İslam peygamberinin yanıbaşında, yüce insani derece ve fazilete ulaşmıştır.

Peygamber efendimizin sevgili kızı, Ehlibeyt’in ilk imamı Hz. Ali (a.s) ile evlenerek o hazretin samimi ve sefa dolu evinde, eşlik ve annelik görevini en iyi şekilde yerine getirerek, Hz. Hüseyin, Hz. Hasan ve Hz. Zeynep gibi yüce şahsiyetler yetiştirmiştir.

Hz. Fatıma (s.a) dünya kadınlarına örnek teşkil ettiğinden hadis ve rivayetlerde, dünya ve ahiret kadınlarının en üstünü olarak tanıtılmıştır.

İslam İnkılabı’ndan sonra, o hazretin mübarek viladet yıldönümü, ‘Dünya Kadınlar ve Anneler Günü’ olarak kutlanmaktadır.

 

Hz. Fatıma’nın (s.a) Hayatı
Hz. Fatıma (Arapça: فاطمة الزهراء, Fatimah) (selamullahi aleyha) İslam Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.a) ve Hz. Hatice’nin (s.a) kızıdır. Hz. Fatıma, Hz. İmam Ali’nin (a.s) eşi ve Ehli Abanın (Ehli Kisa) beş kişisinden birisi ve “On İki İmam Şiaları” nezdinde On Dört Masumdan birisidir. Şiaların ikinci ve üçüncü imamları onun çocuklarıdır. Kendisi Necran Nasranîleriyle yapılan “Mübahele” gününde Hz. Peygamberin (s.a.a) yanında bulunan tek kadındır. Kendisi Ebu Bekir’e biat etmemiş ve onun karşısında kararlı bir şekilde durmuştur. “Fedekiye Hutbesinde” Fedek’in gaspı ve İmam Ali’nin (a.s) hilafetini savunması meşhurdur. Hz. Fatıma (s.a) Hz. Peygamberin (s.a.a) vefatından sonra, Cemaziyülahir ayının üçüncü günü kameri 11. Yılda Medine’de hayatını kaybetti, gece ve gizlice defnedildi. Hz. Fatıma (s.a) fasih ve beliğ Arap kadınlarındandır. İbn Tayfur (ö. 280) Hz. Fatıma’ya ait hutbeleri “Belağatu’n Nisa” adlı kitapta nakletmiştir. Fedek hakkındaki ona ait hutbeyi Ebu Talip hanedanı kendi çocuklarına öğretiyorlardı.[1]


Nesep, Künyeler ve Lakaplar
Hz. Fatıma’nın (s.a) babası, Hz. Resulü Ekrem (s.a.a), annesi Huveylid b. Esed b. Abduluzza b. Kusay b. Kilab’ın kızı Hatice’dir.[2] Hz. Fatıma’nın çok sayıda lakapları vardır: Zehra, Sıddıka, Tahire, Raziye, Merziye, Mübareke, Betül… Bunlardan en çok bilinenleri Zehra’dır ve bazen de ismiyle birlikte (Fatıma Zehra) şeklinde gelir, veya Arapça terkibi ile (Fatımatu’z Zehra) şeklinde gelir. Kendi isminden bile çok kullanılan Zehra, parlayan, parlak, aydın vb. gibi anlamlara gelir.[3] Hz. Fatıma’nın (s.a) bir kaç tane künyesi vardır. Bunlardan en ünlüleri şunlardan ibarettir: Ümmü Ebiha, Ümmü’l Eimme, Ümmü’l Hasan ve Ümmü’l Hüseyin.[4]

Doğumu ve Şehadeti
Hz. Fatıma (s.a) Mekke’de Hz. Peygamberin (s.a.a) evinde dünyaya geldi. Ancak Şia ve Sünni kaynaklarında dünyaya gelişi hakkında farklı görüşler vardır. Ehli Sünnet, Hz. Fatıma’nın (s.a) doğumunu Allah Resulü’nün (s.a.a) bi’setinden (peygamberliğinden) beş yıl önce ve Kâbe’nin yenilendiği yıl olarak kaydetmiştir.[5] Ama Kuleyni, Uusl-u Kâfi kitabında şöyle yazmaktadır: Hz. Fatıma’nın veladeti bi’setten beş yıl sonra gerçekleşmiştir.[6] Yakubi ise şöyle yazmaktadır: Hz. Fatıma (s.a) vefat (şehadet) ettiğinde 23 yaşındaydı.[7] Dolayısıyla, doğumu Hz. Resulullah’ın (s.a.a) bi’set yılında olması gerekir. Bu görüş aynı zamanda Şeyh Tusi’nin Hz. Fatıma’nın Hz. Ali ile evlendiğinde yaşının (Hicretten beş ay sonra) 13 olduğunu belirttiği görüşle de uyuşmaktadır.[8] Şia ve Ehli Sünnet kaynaklarında Hz. Fatıma’nın nutfesinin nasıl oluştuğuna dair hadisler bulunmaktadır. Anlatılanlara göre Hz. Resulü Ekrem Efendimiz (s.a.a) Allah’ın emri ile kırk gece Hz. Hatice’den uzak durmuş ve ibadet ve oruçla geçen 40 günün ardından ve Miraç’a çıkıp orada cennet yemeği yahut meyvesini yedikten sonra Hz. Hatice’nin yanına gelmiş ve o şekilde Hz. Fatıma’nın nuru Hz. Hatice’de karar kılınmıştır.[9] Şia ve Sünni kaynakları, Hz. Fatıma’nın (s.a) hicretin 11. Yılında dünyadan göçtüğünde ittifak etmişlerdir. Ancak ay ve gününde ihtilaf etmişlerdir. Bu konu hakkında bazıları Hz. Fatıma’nın değerli babasının vefatından sonra 24 gün yaşadığı ve bazıları ise 8 aya kadar bu sayıyı uzatmışlardır. Şialar arasında meşhur görüş ise babasından 3 ay sonra dünyadan göçtüğü yönündedir.[10] Hz. Peygamber efendimizin 28 Safer ayında vefat ettiği düşünülürse bu tarih 3 Cemaziyülahır’a denk gelmektedir.[11] Hz. Fatıma’nın (s.a) doğum günü hakkındaki farklı görüşlerin olması, doğal olarak yaşadığı sürenin ne kadar olduğunda da ihtilafların olmasına neden olmaktadır. Bu süreyi 18 ila 35 arasında zikretmişlerdir. Eğer doğumunu Hz. Peygamberin (s.a.a) Bi’setinin 5. Yılının Cemaziyülahır ayı olarak alırsak ve şehadeti Hicretin 11. Yılında olursa, bu iki tarih arasındaki fasıla 18 yıl küsur olacaktır. Bu görüş, İmam Muhammed Bakır ve İmam Cafer Sadık’tan (a.s) nakledilen iki güvenilir rivayete göredir.[12]

Çocukluk Dönemi
Hz. Fatıma (s.a) babası Hz. Resulü Kibriya Efendimizin (s.a.a) evinde ve onun dini eğitim ve terbiyesi altında yetişti.[13] Çocukluk dönemi – İslam’ın olgunlaşmaya başladığı ve Müşrikler tarafından Müslümanlara kısıtlama konulan dönemlere rastlamaktadır- baştan ayağa Müslümanlar için imtihan ve işkencelerin olduğu dönemdir.[14] Bu dönem, kuru ve yakıcı Şi’b-i Ebu Talip deresindeki açlık, susuzluk ve acılarla geçen ekonomik ve sosyal abluka ve muhasaranın olduğu dönemdir. Bu dönemler aynı zamanda Hz. Fatıma’nın (s.a) azizlerini kaybettiği dönemdir: Annesi Hz. Hatice (s.a) ve aynı şekilde Hz. Peygamberin en önemli hamisi olan amcası Ebu Talib’in (a.s) hayatlarını kaybettiği dönemdir.[15] İşte bu dönemlerde babası Hz. Peygamberi (s.a.a) himaye etmesi ve onu yatıştırmasından dolayı Hz. Peygamber ona “Ümmü Ebiha” (babasının annesi) lakabını takmıştır. Bu da Onun Hz. Peygamber efendimizin (s.a.a) yanındaki değer ve makamını ortaya koymaktadır.[16] Müslümanların Mekke’den Yesrib’e (Medinetu’n Nebi) hicretleri de bu dönemlerde gerçekleşmiştir ve sonraları bu hicret İslam tarihinin başlangıcı olarak kabul edilmiştir.[17] Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.a) Medine’ye gittikten sonra, ailesi de oraya gittiler. Belazuri şöyle yazmaktadır: Zeyd b. Harise ve Ebu Rafi, Hz. Fatıma ve Ümmü Gülsüm’ü oraya götürmekle görevlendirilmişti.[18] Ancak İbn Hişam, Abbas b. Abdulmuttalib’in onları götürmek için görevlendirildiğini yazmıştır.[19] Her ne olursa olsun Hz. Zehra ve Ümmü Gülsüm, kendilerini götürmekle görevli kişilerin eşliğinde develere binerek hareket ettiler, bu esnada Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.a) azılı düşmanlarından ve devamlı Onu kötüleyen Huveyris b. Nukeyz onların yanına gelerek develerine zarar verir. Deve ürker ve kaçar. Hz. Fatıma ve Ümmü Gülsüm yere düşerler. İbn Hişam ve başka tarihçiler Hz. Fatıma’nın bu hadiseden aldığı yaranın ne olduğunu yazmamışlardır, ancak açıktır ki Hz. Peygamberin kızı bu hadiseden yara almıştır.[20] Bu belgelerin mukabilinde yine birinci sınıf tarihçilerden olan Yakubi ise şöyle yazmaktadır: Hz. Ali b. Ebu Talip (a.s) onu Medine’ye götürdü.[21] Şia kaynakları Yakubi’nin yazdıklarını teyit etmektedir.[22] Örneğin Şeyh Tusi, “Emali” kitabında Hz. Peygamberin (s.a.a) Kuba’da beklediğini ve amcaoğlum (yani Hz. Ali b. Ebu Talip) ve kızım gelmeyene kadar Medine’ye girmeyeceğim dediğini yazmıştır. Tıpkı Şeyh Tusi’nin yazdığına göre Hz. Fatıma’nın (s.a) yanı sıra İmam Ali’nin (a.s) annesi Hz. Fatıma binti Esed ve Ebdulmuttalib b. Zübeyr’in (Dabaet’in nakline göre Zübeyr’in) kızı Fatıma’da Hz. İmam Ali ile birlikte hicret etmişlerdir.[23]

Evlilik
Hz. Fatıma’nın (s.a) evlenmek için çok taliplisi vardı. Hz. Peygamberin (s.a.a) ashabından Ömer, Ebu Bekir, Abdurrahman b. Afv vb. gibileri kendisine talip olmuşlar, ancak Peygamber efendimiz kabul etmemiş[24] ve onlara cevap olarak şöyle buyurmuştur: Fatıma daha küçüktür. Ancak Hz. Ali (a.s) Hz. Fatıma’yı istediğinde Peygamberimiz kabul etmiştir.[25] Peygamber Efendimiz Hz. Fatıma’ya şöyle buyurmuştur: زوّجتکِ أقدم الاُمة اسلاماً ; “Seni ilk Müslüman olan kişiyle evlendiriyorum”[26] aynı şekilde Muhacirlerden de bir grup Hz. Fatıma’ya talip olmuş,[27] ancak efendimiz şöyle buyurmuştur: Fatıma’nın evlilik işi Allah’ın elindedir. Eğer O, uygun görür ve münasip bilirse o şekilde yapacaktır ve Ben ilahî hükmü beklemekteyim (انی انتظربها القضاء).[28] Hz. Fatıma’nın (s.a) Hz. Ali (a.s) ile evliliği Hicretin ikinci yılında Medine’de[29] gerçekleşti. Hz. Fahri Kâinatın (s.a.a) kızının mehri 400 dirhem veya biraz çok veya azdı. İmam Ali (a.s) eşyalarından birisini satarak bu parayı elde etti. Bu eşyanın ne olduğu konusunda ihtilaf vardır. Bazı tarihçiler bunun kalkan, bazıları koyun derisi yahut yemen gömleği veya deve olduğunu yazmışlardır. Her ne olursa olsun Hz. Ali (a.s) o eşyasını satarak Peygamber efendimizin yanına gelir. Resulü Kibriya Efendimiz (s.a.a) onu saymadan bir kısmını Bilal’e verir ve şöyle der: “Bu para ile kızıma güzel koku al!” geri kalan parayı Ebu Bekir’e verir şöyle der: “Bu parayla kızımın ihtiyaç duyduğu şeyleri temin et.” Ammar Yasir ve birkaç yaranını da Hz. Zehra’nın çeyizi için uygun görülen şeyleri almaları için Ebu Bekir’le gönderir. Şeyh Tusi, Hz. Zehra’nın çeyizini şu şekilde yazmıştır:
7 dirhem değerinde bir gömlek. 4 dirhem değerinde bir başörtüsü. Hayber malı siyah bir kadife. Hurma liflerinden yapılmış bir divan. Üzeri hurma yaprakları ile örülmüş divan. Mısır keteninden mamul, birinin içi lifle, öbürünün ise yünle doldurulmuş iki döşek. İçleri izhirden (Mekke samanı, Burya bitkisi, bir çeşit ince yapraklı ve ilaç özelliği de olan kokulu bir bitkiden) doldurulmuş Taif derisinden dört yastık. Yünden yapılmış bir perde. Hacer yapımı bir hasır (Hacer’den maksat, Bahreyn merkezidir. Ayrıca Medine yakınlarında bulunan bir köyün adıdır), bir el değirmeni, bakır bir çamaşır leğeni, deriden yapılmış bir su kabı. Ahşap bir kab, süt sağmak için bir kâse, su için bir kırba, ziftle kaplanmış mitehre (ibrik, abdest kabı ve temizlikte kullanılan şeyler), yeşil bir testi ve topraktan yapılmış birkaç tane çömlek.[30]
Evliliğin üzerinden birkaç gün geçmemişti ki Hz. Fatıma’nın Hz. Peygamber efendimizden uzak kalışı Ona ağır gelmişti. Çünkü uzun yıllar boyunca onun yanında kalmış ve Hz. Hatice’nin hatırasını Efendimize yaşatmaktaydı. Hz. Hatice’nin vasfı hakkında şöyle buyurmuştur: “Hatice’nin yerini kim alacaktır? İnsanlar beni yalanladıklarında o doğrulamış, herkes beni terk ettiğinde o Allah’ın dinine iman ve malıyla yardımcı olmuştur.” Bundan dolayı damat ve geline kendi evinde yer verme kararı aldı. Hz. Hatice’nin yadigârının her zaman yanında olmasını istedi. Ancak O, şu anda Hz. Ali’nin eşi ve onun evinde kalmalıydı. Eğer kendi evine yakın bir yerde Onlara bir yer hazırlarsa rahatlayacaktı, ama Medine Müslümanlarının zahmete düşebilmeleri de mümkündü. Sonunda gelin ve damada kendi evinde yer vermeye karar verdi, ancak bu zor bir işti. Çünkü onun evinde şu anda iki kadın (Sevde ve Ayşe) yaşamaktaydı. Ashabından Harise b. Numan bu olaydan haberdar olarak Hz. Peygamberin (s.a.a) yanına gelir ve şöyle der: Benim evlerin hepsi sana yakındır. Kendim ve neyim varsa hepsi sizindir. Allah’a andolson ki malımı alman bana bırakmandan daha sevimlidir. Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.a) cevap olarak şöyle buyurur: Allah seni mükâfatlandırsın. O günden sonra Hz. Fatıma ve Hz. Ali (a.s) Harise’nin evlerinden birisine taşındılar.[31]

Aile Yaşamı
Hz. Fatıma (s.a) yemek ve giyimde en aza kanaat eder ve kendisine zorluk çektirirdi. Ev işlerini de kimsenin uhdesine koymazdı, su taşımaktan, ev süpürmeye, mısır veya buğday öğütmekten, çocuk bakmaya, hepsini kendisi yapardı. Bazen tek eliyle değirmeni çeker (buğday veya mısır) öğütür ve diğer eliyle bebeğini uyuturdu.[32] İbn Sa’d kendi senediyle İmam Ali’den (a.s) şöyle rivayet etmektedir: Zehra’yı kadınım olarak aldığımda kilimimiz koyun derisinden idi, geceleri onun üzerinde uyur, gündüzleri su taşıyan devemize onun üzerinde ot verirdik ve bu deveden başka bir yardımcımız yoktu.[33] Hz. Ali (a.s) Beni Sa’d’dan bir adama şöyle der: Fatıma ve kendi hakkımda sana bir öykü anlatmamı ister misin: Fatıma babasının gözünde en sevgili kişi idi. O, benim evimde kırba ile o kadar çok su taşıdı ki kırbanın kulpu sinesinde yer edinmişti. O kadar çok el değirmeni ile bir şeyler öğüttü ki ellerinin içi nasır bağladı. Evi kadar çok süpürdü ki örtüsü toprak rengini aldı.[34] Rivayetlerde nakledildiğine göre, Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.a) Hz. Fatıma ve Hz. Ali’nin (a.s) evine gelir, onlara sevgi gösterir ve çokça iltifatlarda bulunurdu. Bir gün Hz. Fatıma’ya “eşini nasıl buldun?” diye sorar. Hz. Fatıma şöyle cevap verir: En üstün eştir… daha sonra Hz. Ali’ye Hz. Fatıma’yı, Hz. Fatıma’ya da Hz. Ali’yi koruyup kollamasını öğütler. Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmaktadır: Allah’a andolsun ki o günden Fatıma hayatta olduğu son güne kadar onu öfkelendirecek hiçbir iş yapmadım ve hiçbir şeye onu zorlamadım. O da hiçbir zaman beni öfkelendirmedi ve hiçbir şeyde itaatsizlik etmedi. Gerçekten her ne zaman ona bakarsam üzüntü ve kederim bertaraf olur giderdi.[35] Hz. Fatıma (s.a) Hz. Ali (a.s) ile müşterek yaşamında evin işlerini görür, yemek ve ekmek hazırlardı. Hz. Ali (a.s) ise ev dışındaki işleri yapar, yaşam gereklerini yerine getirirdi.[36]


Babaya Yardım
Uhud Savaşından sonra Hz. Zehra’ya babasının savaş esnasında yaralandığı ve bir taşın yüzüne isabet ettiğini yüzünü kanlara boyadığı haberini verirler. Bir grup kadınla birlikte kalkar yola düşer; yanlarına su ve yiyecek şeyler de alarak savaş meydanına giderler. Kadınlar yaralılara su verir ve yaralarını sararlar. Hz. Fatıma (s.a) babasının yarasını temizler,[37] ancak kan durmaz. Kanın durması için biraz sazlık yakar ve külünü yaraya koyar.[38] Bu savaşta Hz. Peygamberin amcası Hz. Hamza ve 70’in üzerinde Müslüman şehit olur. Bu olaydan sonra, tıpkı Vakidi’nin yazdığına göre, Hz. Fatıma (s.a) iki üç günde bir kendisini Uhud’a ulaştırır ve şehitlerin mezarlarının başında ağlar ve onlara dua ederdi.[39]

Çocukları

Peygamber kızı, Hz. Ali’ye çocuklar vermiştir. Hasan ve Hüseyin (a.s) adlı iki oğul ve Zeynep ve Ümmü Gülsüm adlarında iki kız vermiştir. Tarih ve siyer yazarlarından hiç kimse bu dört çocuğun varlığı hakkında tereddüt etmemişlerdir. İmam Hasan (s.a) Hicretin 3. Yılında Ramazan ayının ortasında, İmam Hüseyin (a.s) ise Hicretin 4. Yılında Şaban ayında dünyaya gelmiştir.[40] Şia tezkire yazarlarıyla bir grup Ehli Sünnet uleması Peygamber kızının Muhassen (Muhsin) adlı bir oğlunun daha olduğunu yazmışlardır. Hicretin 236. Yılında vefat eden Kureyş nesep yazarı Musab Zübeyri Muhassen (Muhsin) ismini zikretmemiştir. Ancak Belazuri (Ölümü 279) şöyle yazmaktadır: Fatıma (s.a) Hz. Ali (a.s) için Hasan, Hüseyin ve Muhassen (Muhsin) adlı çocukları doğurmuştur. Muhassen (Muhsin) küçük yaşta ölmüştür.[41] Ayrıca şöyle yazmaktadır: Muhsin dünyaya geldiğinde Hz. Peygamber (s.a.a) Hz. Fatıma’ya şöyle sordu: Ona ne ad koydun? Dedi ki: Harb. Buyurdu ki: onun adı Muhassen’dir.[42] Ali b. Ahmed b. Said Endülüsi (384–456) Cumhuretu Ensabu’l Arab adlı kitabında şöyle yazmaktadır: Muhassen (Muhsin) küçük yaşlarda öldü.[43] Şeyh Mufid, Hz. Ali’nin Hz. Fatıma’dan olma çocukları hakkında şöyle yazmaktadır: Hasan, Hüseyin, Zeyneb-i Kübra ve künyesi Ümmü Gülsüm[44] olan Zeyneb-i Sugra. Bu babın sonunda ise şöyle yazmaktadır: Şialar diyorlar ki Fatıma, Peygamberden sonra bir çocuğunu düşürdü. Ona gebe olduğu sırada onun adını Muhsin koymuştu.[45] Tabari ise şöyle yazmaktadır: “Diyorlar ki Fatıma’nın Ali’den olma küçük yaşta ölen Muhassen adlı bir çocuğu daha vardı.” Şii rivayetlerde ve bazı Ehli sünnet kitaplarında kaydedildiğine göre bu çocuk (Muhassen) Hz. Peygamberin (s.a.a) vefatından sonra yaşanan çekişme ve keşmekeş sırasında Hz. Fatıma’nın aldığı darbe sonucu düşmüştür.[46]

İbadet

İmam Cafer Sadık (a.s) kendi babaları aracılığı ile Hz. Hasan b. Ali’den şöyle bir rivayet nakletmektedir: Annem, Cuma geceleri sabaha kadar mihrapta ibadete durur ve dua etmek için ellerini açtığında imanlı erkek ve kadınlara dua ederdi, ancak kendisi hakkında bir şey demezdi. Bir gün ona dedim ki: Anneciğim! Neden başkalarına ettiğin gibi kendin için de dua etmiyorsun? Buyurdu ki: “Oğulcuğum! Komşu daha önceliklidir.”[57] “Tesbihat-ı Fatıma (s.a)” diye ünlenen ve Şii, Sünni ve diğer güvenilir kaynak ve belgelerde rivayet edilen ona ait tesbihler herkesin yanında meşhurdur. Sünneti yerine getirmekte kendilerini zorunlu bilenler, bu tesbihleri her namazdan sonra: “otuz dört kere Allah-u Ekber, otuz üç kere el-Hamdulillah ve otuz üç kere Subhanallah” demektedirler.[58] Ayrıca Seyyid İbn Tavus’un “İkbal” adlı kitabında öğlen, ikindi, akşam, yatsı ve sabah namazlarından sonra düzenli bir şekilde okuduğu duaları rivayet etmiştir. Aynı şekilde zorluk anlarında okunan başka duaları da nakletmiştir. Kendilerini dua ve müstahap amelleri yerine getirmekle mükellef bilenlerin bu dualara aşinalıkları vardır.[59] Ehli Sünnetin ileri gelenlerinden Hasan Basri şöyle diyor: Bu ümmette Fatıma’dan (s.a) daha abid birisi gelmemiştir, namaz ve ibadetlere o kadar çok dururdu ki ayakları şişmişti.[60]

Şehadet ve Vasiyet

Babasının ölümü, eşinin haksızlığa uğraması, hakkının elinden alınması ve bunlardan daha önemlisi Hz. Resulullah’tan –kısa bir süre- sonra Müslümanların sünnetlerinde yaşanan değişiklikler, Peygamber kızının önce ruhunu ve ardından cismini oldukça sarsmış ve rahatsız etmişti. Nitekim tarih şahitlik etmektedir ki babasının ölümünden sonra hiçbir fiziksel hastalığı bulunmuyordu. Hastalığı bu olaylardan sonra baş gösterdi.[61]
Hz. Fatıma’nın Hasta Döşeğindeki Konuşmaları
Hz. Zehra (s.a) hasta yatağındayken bir grup kadın onun görüşüne gelerek ona şöyle bir soru yönelttiler: Peygamber kızı nasılsın? Hastalığın nasıl oldu? Hz. Fatıma (s.a) bu sorular karşısında kapsamlı bir cevap vererek şöyle buyurur:
“Allah’a andolsun ki, dünyanızı sevmediğim, erkeklerinize darıldığım halde sabahladım. Onları denedikten sonra uzağa attım, sınadıktan sonra onlara sinirlendim. Keskinlikten sonra körelme, ciddiyetten sonra gevşeklik, düz kayaya vurmak, mızrağın (veya kanalın) çatlaması, görüşlerin bozulması, isteklerin sapması ne de kötüdür! Çaresizlikten onun (Fedek ve hilafetin) yularını onlara taktım ve onlara yükledim, bütün yağmaları onlara yönelttim. Zalim kavim hayır görmesin, neticesiz kalsın, rahmetten uzak olsun.
Yazıklar olsun onlara! Onu (hilafeti), risalet merkezinden nübüvvet ve hidayet temelinden, Ruh’ul Emin’in (Cebrail’in) indiği evden, din ve dünya işlerine alim olanın elinden çıkardılar. “Bilin ki bu, büyük ve apaçık bir hüsrandır.”
Ali’den intikam almalarının sebebi ne idi? Allah’a andolsun ki, onun kılıcının kimseyi tanımamasından, ölüme itina etmemesinden, düşmanları çiğnemesinden, kılıcının darbesinden ve Allah rızası için olan öfkesinden dolayı ondan intikam aldılar.
Allah’a andolsun ki, eğer yoldan çekilseydiler (engel olmasaydılar), Resulullah’ın Ali’ye bıraktığı yulardan (önderlikten) ve onu kabul etmekten vazgeçselerdi ve onu (hilafet devesinin dizginini) Ali’ye bıraksalardı, bu deve onları doğru yola götürürdü, onları (hakkı) kabule zorlardı, halka yumuşak davranırdı, seyredicisi yorulmazdı ve asla süvarisi usanmazdı. Şüphesiz onları hazmı kolay, tatlı, iki tarafı ağzına kadar dolu ve çamura bulaşmamış bir suya götürür ve suya kanmış olarak geri getirirdi.
Hz. Ali onlara, gizlice ve açıkta nasihat etti. Hilafete ulaşsaydı zenginlikten dolayı çok süslenmezdi (beytülmalden kendisi için mal biriktirmezdi), susuzluğunu ve açlığını gidereceği az bir miktar hariç, dünya malından bir şey toplamazdı. O zaman kimin zahit, kimin dünyaya haris olduğu, kimin doğru konuşan, kimin de yalancı olduğu ortaya çıkmış olacaktı. “Eğer halk inansalardı, korkup-sakınsalardı, gerçekten üzerlerine hem gökten, hem de yerden bolluklar (bereketler) açardık; ancak onlar yalanladılar, biz de onları kazandıkları şeylerden dolayı cezalandıracağız.” “Bunlardan zulmetmiş olanlara da, kazanmakta oldukları kötülükler isabet edecektir ve onlar (Allah’ı) aciz bırakabilecek de değillerdir.”
Ey, gel de dinle, zaman hayatta ne de şaşılacak şeyler gösterir. Şaşarsan, onların sözleridir şaşırtan. Ah bir bilsem bunların hangi dayanağa dayandıklarını da isnat ettiklerini ve hangi vesileye sarıldıklarını! Evlatlarımın aleyhine kimlerin teşebbüste bulunduğunu, galip geldiğini ve onları yok ettiğini bir bilsem! “Ne de kötü dost ve yaver!” “Zalimler için ne de kötü bir değiştirmedir bu.” Allah’a andolsun, bunlar halkın önderini ve sıkıntılarındaki sığınağını bir kenara itip aşağılık ve akılsız kimseleri öne geçirdiler. O halde “güzel iş yaptık diye zannedenler”in yüzleri yere sürtülsün! “Dikkat edin, aslında onlar bozguncuların kendileridir, ama bunun bilincinde değildirler.”
Vay onların haline! “Acaba başkalarını hakka hidayet eden mi izlenmeye daha layıktır, yoksa başkası tarafından hidayet edilmedikçe hakkı bulamayan kimse mi? Peki ne oluyor size? Nasıl da hüküm veriyorsunuz?”
Dikkat edin! Bunların hilafeti yeni gebe olmuştur, o halde biraz mühlet verin de nasıl bir meyve vereceğini bekleyin! Sonra ondan dolu tanesi büyüklüğünde [süt yerine] taze kan ve helak eden zehir sağın. “İşte burada batıl yolu tutanlar hüsrana uğradılar.” Ve gelecektekiler, öncekilerin kurduklarının akıbetini görüp bileceklerdir.
[Artık muradınıza erdiniz] Dünyanızdan hoşnut olun ve kalpleriniz gelecek fitnelere hazırlıklı olsun. Keskin kılıçlar ve zorbalığın, zulmün ve azgınlığın en kötüsünü reva gören saldırganların gücü müjdeler olsun size. Kuşatıcı fitneler ve beytülmalde hiç kimsenin rağbet etmeyeceği kadar mal bırakan zalimlerin zulmü müjdeler olsun size! Onlar topluluğunuzu [mahsulünüzü] biçeceklerdir. O halde hasret ve hüzün olsun size! Nerelerdesiniz? Gerçekten [Allah’ın hak ve rahmet yolu] size kaybolmuştur, “İstemediğiniz halde mi biz sizi Allah’ın rahmetine [dosdoğru yola ve sırat’el müstakime] zorlayalım?!”[62]

Toprağa Verilmesi Ve Hz. Ali’nin (a.s) Sözleri

Şia ulemaları, Peygamber kızının gece toprağa verildiği konusunda ittifak etmişlerdir.[63] Yakubi’nin yazdığına göre Hz. Fatıma gece vakti defnedildi ve Salman, Ebu Zer ve bir görüşe göre Ammar Yasir’in dışında kimse defin sırasında hazır bulunmadı.[64] Şeyh Tusi’nin Emali adlı kitabında Müminlerin emiri Hz. Ali’den naklettiği bir rivayete göre amcası Abbas b. Abdulmuttalib, Hz. Ali’ye Hz. Fatıma için görkemli bir defin merasimi yapılması için öneride bulunur, ancak Hz. Ali, Hz. Fatıma’nın defin işlemlerinin gizli olmasına dair kendisine vasiyette bulunduğunu söyler.[65] (Ehli Sünnet ulemalarından) İbn Sa’d da Hz. Fatıma’nın gece defnedildiğine ve onu Hz. Ali’nin defnettiğine dair bir rivayet nakletmektedir.[66] Belazuri de iki rivayette bunun aynısını yazmıştır.[67] Buhari ise şöyle yazmaktadır: “Eşi gece vakti onu defnetti ve Ebu Bekir’in onun cenazesinde hazır olmasına izin vermedi.”[68] Hicrî 4. Yüzyılın başlarında vefat eden ve kitabını üçüncü yüzyılın ortalarında yazan, Şia’nın büyük ulema ve muhaddislerinden olan Kuleyni’nin kitabı, Şia’nın en eski senetlerini barındırmaktadır. Kuleyni ise bu konu hakkında şöyle yazmaktadır: “Fâtıma (s.a) vefat edince Emirülmüminin (Ali b. Ebu Tâlib aleyhi selâm) onu gizlice defnetti. Kabri tanınmasın diye izleri sildi. Sonra kalkıp Resûlullah’ın kabrine döndü ve dedi ki:
“Benden sana selâm olsun ya Resûlullah! Ve şimdi seni ziyaret etmekte olan, toprağa giden, benden ayrılan, senin tarafına geçen, Allah’ın sana bir an önce kavuşmasını irade ettiği kızından. Sevgili kızından ayrılmaktan dolayı sabrım azaldı, dünya kadınlarının efendisinin ayrılığından dolayı direncim gevşedi. Ancak, bir tesellim var ki, senin yokluğunda sünnetin benim için bir dayanaktır. Ben, senin başını istirahatgâhına koydum (defnettim) ve senin mukaddes ruhun, benim boğazımla göğsüm arasından dışarı çıktı. Seni kendi ellerimle toprağa uğurladım. Evet, Allah’ın kitabında benim için kabullerin en güzeli vardır. Biz Allah ‘tan geldik ve ona döneceğiz.
Kuşkusuz emanet geri alındı, rehine tutuldu, Zehra elimden çıktı. Ya Resûlullah, şu masmavi gök ne kadar çirkin ve şu yeryüzü ne kadar toz dumandır artık. Hüznüm sonsuzdur, gecem uykusuzlukla geçmektedir. Keder hep kalbimdedir. Bu durum, Allah’ın benim için de senin bulunduğun diyarı irade edeceği güne kadar sürecektir.’Bir hüznüm var ki, yürek paralayıcı ve bir kederim var ki, heyecan uyandırıcı. Ne tez oldu aramızda ayrılık! Allah’a şikâyetlerimi bildiriyorum. Kızın sana ümmetinin nasıl hakkını gasbetme hususunda yarıştıklarını anlatacaktır. Ona sor olup bitenleri, durumu ondan öğren. Onun göğsünü yakan nice dertleri vardı. Ama onları söyleyecek, açacak bir yol bulamamıştı. Ama şimdi söyleyecek ve Allah da hükmünü bildirecektir. Çünkü o, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.
Selâm size! Veda selâmı. Ama ne kızgın ne de sıkıntılı. Çünkü eğer buradan geri dönüyorsam bu sıkıntılı oluşumdan dolayı değildir ve eğer kalırsam bu Allah’ın sabredenler için öngördüğü ödülden yana ümitsizliğe düştüğüm anlamına gelmez. Vah! Vah! Sabır, daha güvenli ve daha güzeldir.”Eğer, düşmanların saldırılarından endişe etmeseydim burada bekler, itikâf ederdim. Çocuğu ölmüş yaslı bir kadın gibi bu musibetten dolayı matem tutardım.
Allah’ın gözetimi altında, kızın gizlice defnedildi. Hakkı çiğnendi, mirasına el kondu. Hâlbuki aradan çok zaman geçmemişti ve senin hatıran eskimemişti. Ya Resûlullah, şikâyetimiz Allah’adır. Ya Resûlullah, en güzel teselli de sendendir. Allah’ın salâtı ve hoşnutluğu senin ve onun üzerine olsun.”[69]

Fazilet ve Erdemleri

Ahmed b. Hambel’in Müsned’inde defalarca nakledilen rivayetlerin tamamının içeriğine göre Hz. Peygamber Efendimiz, Tathir ayetinin
إِنَّمَا یرِ یدُ اللَّـهُ لِیذْهِبَ عَنکمُ الرِّ جْسَ أَهْلَ الْبَیتِ وَیطَهِّرَ کمْ تَطْهِیرً (Tercüme: Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.) (33–33) Numuneleri hakkında şöyle buyurmuştur: Fatıma, eşi ve iki oğlu.[70] Yine Sahabenin Faziletlerinde rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber 6 ay boyunca sabah namazına gitmeden önce Hz. Fatıma’nın evinin önünde durur ve şöyle seslenirdi: Ey Ehlibeyt! Namaz! Namaz! Ey Ehlibeyt! “Allah sizden yalnızca her türlü kir ve günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.”[71]
Çeşitli Ehli Sünnet kaynaklarında Hz. Peygamber Efendimizden nakledildiğine göre Efendimiz Hz. Fatıma’ya şöyle buyurmuştur: Şüphesiz Allah senin gazabınla gazaplanır ve senin hoşnut olmanla hoşnut olur. (ان الله یغضب لغضبک ویرضی لرضاک)[72]
Ehli Sünnet kaynaklarının Peygamber efendimizden naklettiğine göre Efendimiz Hz. Fatıma’ya şöyle buyurmuştur: “Ey Fatıma! Âlemlerin kadınlarının, bu ümmetin ve mümin kadınların efendisi olmaktan hoşnut olmaz mısın?[73] “Âlemlerin kadınlarının efendisi/Seyyidetu’n nisai’l Âlemin” tabiri İmam Ali (a.s) tarafından da Hz. Zehra (s.a) için mezarının başında kullanılmıştır.[74]
Hz. Fatıma’nın (s.a) muhaddise olması. Hâlbuki o, ne imamdır ve ne de peygamber. Muhaddis: Şu yolların biri aracılığı ile çeşitli eşyanın hakikatini bilmektir:
Mebde-i A’la’dan, ilmin ilham ve mukaşefe yoluyla onun vücut zarfına dökülmesi.
Veya başkalarına gizli olan hakikatlerin onun kalbine akmasıdır.[75] Hakeza muhaddis: meleğin sesini duyar, ama onu görmez.[76] Fatıma’nın Mushaf’ı da Hz. Fatıma ile meleğin konuşmalarından alıntıdır. O konuşmaları Hz. Ali’ye (a.s) söyler o da yazardı.[77] Mushaf’ta helal ve haramlar yer almamaktadır, ancak gelecekteki şeylerin ilimleri yer almaktadır.[78]
Kur’an-ı Kerim’de de Hz. Fatıma’nın (s.a) faziletlerine delalet eden ayetler bulunmaktadır. Örneğin: Meveddet Ayeti (Şura, 23), Mubahele Ayeti (Al-i İmran, 61), İt’am Ayeti (İnsan, 8 ve 9). Ehli sünnet ve Şia yoluyla nakledilen hadislerde de Hz. Fatıma’nın (s.a) faziletlerini ortaya koyan hadisler zikredilmiştir. Örneğin: Bi’da (Parça) Hadisi, Enha Hadisi, Hassanet Hadisi, Buğz Hadisi, Levlake Hadisi… Ayrıca Ehli Sünnet mensuplarının her biri de Hz. Fatıma’yı bir şekilde methetmişlerdir.[79]

İran İslam Cumhuriyeti dini lideri imam Hamaney, geçtiğimiz günlerde gündeme gelen, ABD Başkanı Donald Trump'a mektup gönderdiğine yönelik iddiaları reddederek "12 günlük savaşta, İran milleti hem Amerika’yı hem de İsrail'i kesin bir şekilde yenilgiye uğrattı" dedi.


İran İslam İnkılabı Rehberi imam Hamanei, bölgede yaşanan son gelişmeleri değerlendirdiği önemli bir konuşma yaptı. Konuşmasında İran'ın ABD'ye müzakere mesajı gönderdiği iddialarını kesin bir dille reddetti. Direnişe desteğin süreceği mesajını verdi.

İran İslam İnkılabı Rehberi imam Hamanei, İran halkına seslendiği konuşmasının başlangıcında direniş fikrine işaret ederek, "direniş kavramı İran’da kuruldu, o zamandan beri küreselleşti, yayılmaya ve güçlenmeye devam edecek" dedi.

"Bugün direniş unsuru, İran’da temelleri atılmış, filizlenmiş, genişlemiş, gelişmiş ve varlığını sürdürmektedir. Görüyorsunuz ki bugün Batı ülkelerinin, Avrupa ülkelerinin ve hatta bizzat Amerika’nın sokaklarında direniş lehine sloganlar atılıyor; Gazze direnişi ve Filistin direnişi lehine sloganlar atılıyor. Yani İran’da başlayan bu büyük ve değerli filiz, bugün yavaş yavaş dünyanın büyük bir bölümüne yayılmıştır. Bu gereklidir. Bu devam etmelidir.

Bu mübarek akım, bu Besiç akımı, bu direniş akımı kendi doğduğu yer olan İslamî İran’da kalmalı, nesilden nesile aktarılmalı, ilerlemeli ve inşallah her geçen gün daha güçlü ve daha mükemmel hâle gelmelidir. Bu nedenle her yıl Besiç'i geçen yıldan daha fazla övmeli, yüceltmeli ve ülkemizin çalışmaya hazır gençleri arasında onu yaygınlaştırmalıyız.

Besiç canlı olduğu sürece direniş de canlı kalır. Eğer Besiç dinç, canlı ve aktif olursa, dünyanın zorba güçlerine, zalimlerine karşı direniş unsuru da canlı kalır ve gelişir. Dünyanın mazlumları bir dayanak hissederler; kendilerini destekleyecek, savunacak, onların adına konuşacak ve seslerini dünyaya duyuracak bir güç olduğunu hissederler."

İslam İnkılabı Rehberi: 12 günlük savaşta düşmanın 20 yıllık planlaması bozguna uğradı

"12 günlük savaşta, İran milleti hem Amerika’yı hem de Siyonistleri kesin bir şekilde yenilgiye uğrattı; bunda hiçbir şüphe yok. Geldiler, fitne ve kötülük çıkardılar ama dayak yiyip eli boş geri döndüler. Gerçek anlamda yenilgi budur. Evet, kötülük yaptılar ama eli boş döndüler; yani hiçbir hedeflerine ulaşamadılar.

Bazı rivayetlere göre Siyonist rejim bu savaş için yirmi yıl hazırlık yapmıştı. İran’da bir savaş çıkarıp halkı kışkırtmak, onları kendileriyle işbirliğine çekmek, sistemi hedef alacak bir isyana sürüklemek için yirmi yıl boyunca planlama yapılmıştı. Ama eli boş döndüler. Sonuç tam tersine oldu ve başarısızlığa uğradılar. Hatta sistemle mesafesi olanlar bile sistemin yanında durdular; ülkede genel bir birlik oluştu. Bu kıymet bilinmesi ve korunması gereken bir gerçektir.

Evet, biz de kayıplar verdik; değerli canlarımızı yitirdik, bunda hiçbir şüphe yok. Bu savaşın tabiatıdır. Kur’ân’ın mübarek ayetinde buyurulduğu üzere: ‘Onlar öldürürler ve öldürülürler.’ Savaşın doğası budur. Ancak İslam Cumhuriyeti gösterdi ki irade ve güç merkezi olma niteliğine sahiptir; karar alabilir, güçlü şekilde ayakta durabilir ve şunun bunun tehdit ve yaygarasından korkmaz.

Düşmana verilen maddi zarar, bizim gördüğümüz maddi zarardan çok daha fazlaydı. Bizim de kayıplarımız oldu ancak saldırıyı başlatan taraf bizden çok daha ağır bir zarar gördü."

İslam İnkılabı Rehberi: ABD'ye mesaj gönderildiği tamamen yalan

“Amerika nerede müdahale etmişse, ya savaş çıkarmıştır, ya soykırım yapmıştır, ya da yıkım ve göç yaratmıştır. Amerika’nın girdiği her yerin sonucu budur. Ukrayna’daki ağır ve yıkıcı savaşı Amerika başlattı ve sonuca da ulaşamadı. Şu anki ABD Başkanı ‘bu meseleyi üç günde çözeceğim’ diyordu; şimdi ise yaklaşık bir yıldır o ülkeye, kendisinin savaşa sürüklediği ülkeye, 28 maddelik bir planı zorla dayatmaya çalışıyor.

Siyonist rejimin Lübnan’a yönelik saldırıları, Suriye’ye yönelik işgalleri, Batı Şeria ve Gazze’deki cinayetleri… Dünyanın tamamı Gazze’nin durumuna tanıklık ediyor. Tüm bunlar Amerika’nın desteğiyle gerçekleşiyor ve Amerika bu konuda gerçekten zarar gördü ve dünyada nefret edilen bir konuma düştü.

Şimdi bazı söylentiler çıkarıyorlar: Sözde İran, falanca ülke aracılığıyla Amerika’ya mesaj göndermiş. Bu tamamen yalan. Böyle bir şey kesinlikle olmadı. Amerikalılar kendi dostlarına bile ihanet ediyorlar; yani onlara dost olanlara bile ihanet ediyorlar. Filistin’i işgal eden Siyonist suç çetesini destekliyorlar. Petrol ve yeraltı kaynakları için dünyanın herhangi bir yerinde savaş çıkarmaya hazırlar. Bugün bu savaş çıkarma siyaseti Latin Amerika’ya bile ulaşmış durumda. Böyle bir devletle İslam Cumhuriyeti gibi bir devletin ilişki kurmaya ya da onunla işbirliği yapmaya kalkışması asla uygun değildir.”