کارگر
Tahran’da Operasyon: Cephanelik Ele Geçirildi
Tahran’da son günlerdeki olaylara karıştığı belirtilen şüphelilere yönelik operasyonda silah ve patlayıcı maddeler bulundu.
Tahran emniyeti, başkentte son günlerde yaşanan isyan olaylarına karışan şüphelilerin yakalandığını ve operasyonda çok sayıda silah ile mühimmat ele geçirildiğini duyurdu.
İran'da Tahran emniyetinden yapılan açıklamada, başkent istihbarat birimlerinin son günlerde yaşanan isyanlarla bağlantılı bazı şüphelilerin gizlendiği sığınağı tespit ettiği bildirildi.
Operasyon kapsamında zanlılar gözaltına alınırken, olayların perde arkasındaki isimlere yönelik çalışmaların sürdüğü belirtildi.
Emniyet güçleri, gerçekleştirilen baskında çok sayıda silah ve mühimmatın yanı sıra el yapımı bomba yapımında kullanılan çeşitli malzemelerin ele geçirildiğini duyurdu.
Yetkililer, bu malzemelerin şehirdeki huzur ortamını bozmaya yönelik eylemlerde kullanılmasının planlandığını aktardı.
Yargı Erki Başkanı Ejei: Müsamaha gösterilmeyecek
İran Yargı Erki Başkanı Gulam Hüseyin Muhsini Ejei, ülkede dokuzuncu gününe giren gösterilerle ilgili açıklamalarda bulundu.
Ejei, yargı sisteminin "isyancı unsurlara karşı hiçbir şekilde müsamaha göstermeyeceğini" vurguladı.
Ejei, ekonomik hakların talep edilmesi amacıyla yapılan protestoların meşru bir hak olduğunun altını çizdi.
Ancak Yargı Erki Başkanı, bu sürecin kamu asayişini tehdit eden ve şiddet içeren eylemlere dönüşmesine izin verilmeyeceğini belirterek, suç unsuru teşkil eden faaliyetlere karşı kararlılık mesajı verdi.
İran: Trump Küresel Hukuku “Orman Kanununa” Çeviriyor
İran Dışişleri Bakanı Abbas Irakçi, ABD Başkanı Donald Trump’ın dış politika söylemine sert tepki göstererek, Washington yönetiminin güç temelli yaklaşımının uluslararası hukuku ve küresel düzeni açıkça yok saydığını söyledi.
İran Meclisi Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu toplantısının ardından konuşan Irakçi, Trump’ın barışı “güç dili” üzerinden tanımlamasının, güçlü olanın sınırsız şekilde hareket edebileceği bir dünya anlayışını dayattığını ifade etti. Arakçi, bu yaklaşımı “orman kanunu” olarak nitelendirdi.
“Trump barıştan söz ederken hukuku değil gücü esas alıyor. Bu anlayış, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra uluslararası toplumun büyük bedeller ödeyerek inşa ettiği düzeni ortadan kaldırmaktadır” diyen Arakçi, ABD’nin bu tutumunun küresel istikrarsızlığı derinleştirdiğini vurguladı.
ABD’nin tek taraflı politikalarının uluslararası sistemi zayıflattığını belirten Irakçi, çok taraflılık ve hukukun üstünlüğünün bilinçli şekilde aşındırıldığını savundu.
Öte yandan Irakçi, İran’ın Venezuela’daki diplomatik faaliyetlerine ilişkin de açıklamada bulundu. İran’ın Caracas Büyükelçiliği’nin çalışmalarını sürdürdüğünü belirten Arakçi, “Venezuela’daki gelişmeleri yakından takip ediyoruz. Vatandaşlarımızın durumu iyi, tarafımıza yansıyan herhangi bir sorun bulunmuyor” dedi.
Eşkiya Dünyaya Hükümran Olmuş
Uluslararası hukuk kurallarını çiğneyerek egemen bir ülkenin liderini kaçıran Trump, dünyanın tepkisizliği karşısında tehditlerinin dozunu daha da artırdı. Grönland, Meksika, Küba ve İran’a yönelik kışkırtıcı ifadeler kullanan ABD Başkanı, Kolombiya için “Operasyon kulağa hoş geliyor” sözleriyle gözdağı verdi.
ABD’nin Venezuela’ya düzenlediği askeri operasyonla Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini kaçırmasının yankıları sürüyor. Caracas’taki haydutluğu savunan Trump yönetimi, ülkenin yönetimini fiilen üstlendiklerini ilan etmişti. Başkanlık uçağında gazetecilerin sorularını yanıtlayan ABD Başkanı, Maduro operasyonunun gerekçesini “Venezuela’da petrol ve diğer kaynaklara tam erişime ihtiyacımız var” sözleriyle itiraf etti. Washington’ın Latin Amerika’nın ‘vasi’si olduğunu ilan etti.
OPERASYON KULAĞA HOŞ GELİYOR
Washington’un Venezuela hamlesine birkaç cılız ses dışında Avrupa başta olmak üzere dünya sessiz kaldı. Suskunluktan cesaret alan Trump uzun zamandır hedefinde olan Grönland için “Kesinlikle ihtiyacımız var” ifadesini kullandı. Trump’ın danışmanı Miller, Maduro operasyonu sonrası Grönland’ı “Yakında” notu ve ABD bayrağıyla paylaşmıştı. Meksika, Küba ve İran’a yönelik tehditlerde de bulunan Trump, Kolombiya’ya olası saldırı ihtimali için “Kolombiya operasyonu kulağa hoş geliyor” dedi.
SAYIN TRUMP’A HASSASİYETLERİMİZİ İLETTİK
Cumhurbaşkanı Erdoğan, muhalefetin Venezuela’da yaşananlar konusunda iktidarın sessiz kalması eleştirisine yanıt verdi. “Ülkemizden 11 bin kilometre ötede, Türkiye ile yakın dostluk ilişkileri olan bir ülkede müessif bir hadise yaşanıyor. CHP Genel Başkanı’nın aklına ilk gelen ise yine bize saldırmak oluyor” dedi. “Dost Venezuela için en iyisi neyse onu yapmaya hazırız. Sayın Maduro ve Venezuela halkı milletimizin dostu olduğunu göstermiştir” diyen Erdoğan, “Sayın Trump ile telefon görüşmemizde ülkemizin hassasiyetlerini kendisine ilettik. Venezuela’nın istikrarsızlığa sürüklenmemesi gerektiğinin altını çizdik” ifadelerini kullandı.
GÖSTERMELİK YARGILAMA
New York Güney Bölge Federal Mahkemesi’nde hakim karşısına çıkan Maduro ve eşi suçlamaları reddetti. Yargılamanın ‘prosedür gereği’ yapıldığına dikkat çeken yetkililer, uzun bir yargılama süreci olacağını kaydetti. Maduro, narkoterörizm, uyuşturucu kaçakçılığı ve ABD’ye karşı makineli ve yıkıcı silahlar barındırmakla suçlanıyor. Duruşma 17 Mart’a ertelendi.
CANLI YAYIN ŞOVUYLA MAHKEMEYE
Cezaevi aracına elleri ve ayakları bağlı halde bindirilen Maduro’nun araç değişikliği sırasında ayaklarındaki zincir çıkarıldı. Cezaevi aracından sonra helikopterle tur attırılan Maduro ve eşi Cilia Flores ardından spor bir araca nakledildi. Aracın bulunduğu konvoya keskin nişancılar ve helikopterler eşlik etti. Mahkemeye transfer süreci an be an canlı yayınlandı.
‘DONROE DOKTRİNİ’ TAM GAZ GİDİYOR
Batı Yarımküre’de Amerikan hakimiyetini esas alan Monroe Doktrini’ni güncelleyerek ‘Donroe Doktrini’ne çeviren ABD Başkanı hızını alamadı. Trump’ın Grönland, Kolombiya ve Küba’ya yönelik yeni tehditleri, Maduro’nun hızlı bir şekilde yakalanmasının ardından iyice cesaretlendiği şeklinde değerlendiriliyor.
Venezuela lideri Nicolas Maduro’yu kaçırıp ülkenin petrolü üzerindeki ABD haklarını ilan ettikten sadece 48 saat sonra, Başkan Donald Trump Kolombiya’yı da benzer bir kaderle tehdit etti, Küba’nın “düşmeye hazır olduğu” için işgal edilmeye değmeyeceğini açıkladı ve bir kez daha Grönland’ın ulusal güvenlik meselesi olarak ABD’nin kontrolü altına alınması gerektiğini iddia etti. New York Times’a göre Trump’ın Pazar günü verdiği röportajlarda ve ardından Florida’daki özel kulübünden dönerken Air Force One uçağında gazetecilerle yaptığı uzun sohbetteki iddiaları, uyuşturucu kaçakçılığı gerekçesiyle yakalanan Maduro’nun hızlı bir şekilde ele geçirilmesinden sonra ne kadar cesaretlendiğini gösterdi.
Trump, 1823 yılında Batı Yarımküre üzerinde ABD’nin hak iddia ettiği Monroe Doktrini’ne yeni bir soluk getirme planlarını anlatırken, kendi adını verdiği daha yeni bir güncellemeye atıfta bulundu: “Donroe Doktrini”. Trump, Florida’daki özel kulübü Mar-a-Lago’dan Venezuela saldırısını duyururken gazetecilere “Batı Yarımküre’deki Amerikan hakimiyeti bir daha asla sorgulanmayacak” dedi.
Maduro’nun yerine ülkenin başına geçen yardımcısı Delcy Rodriguez’in kendileriyle çalıştığını söyleyen Trump, Atlantic gazetesine yaptığı açıklamada, “Eğer doğruyu yapmazsa sonu Maduro gibi olur, belki Maduro’dan bile daha ağır bedel öder” dedi. Meksika ve Kolombiya ile ilgili değerlendirmelerde de bulunan Trump, Meksika’yı uyuşturucu kartellerinin yönettiğini savundu. Kolombiya için “hasta bir ülke ve hasta bir adam tarafından yönetiliyor” ifadesini kullanan Trump, Kolombiya lideri Gustavo Petro’nun da uyuşturucu kaçakçılığı yaptığını iddia ederek, “Kolombiya operasyonu kulağa hoş geliyor” dedi. Trump Küba’yı da hedef alarak “Onların da sayılı günü var” ifadelerini kullandı. Trump bir süredir “ilhak etmeyi hedeflediği” Grönland’ı da yeniden gündeme getirerek, Grönland’ın “çok stratejik” bir yer olduğunu ve şu anda Rus ve Çin gemileriyle çevrili olduğunu iddia etti.
VENEZUELA GEÇİCİ LİDERİNDEN ABD’YE İŞBİRLİĞİ ÇAĞRISI
Venezuela’da Devlet Başkanı olarak görevlendirilen Maduro’nun yardımcısı Delcy Rodriguez, ABD hükümetine işbirliği çağrısında bulundu. Rodriguez, uluslararası hukuk çerçevesinde ortak kalkınmaya dayalı ve birlikte yaşamı güçlendirmeyi amaçlayan bir yaklaşım talep etti. Trump önceki gün “Ülkedeki her şeyi biz yöneteceğiz ve ülkeyi düzelteceğiz. Daha sonra seçimler doğru zamanda yapılacaktır.” demişti.
GRÖNLAND BAŞBAKANI: ARTIK YETER
Grönland Başbakanı Jens Frederik Nielsen, ABD Başkanı Donald Trump’ın özerk Danimarka topraklarını ilhak etme tehditlerinin ardından “Artık yeter,” dedi.
Nielsen Facebook’ta “Artık baskı yok. Daha fazla ima yok. Artık ilhak fantezileri yok,” diye yazdı. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen de, “ABD’nin Danimarka’ya ait hiçbir bölgeyi ilhak etme hakkı yoktur. Tehdidi bırakın” dedi.
KÜBA: LATİN AMERİKA VAROLUŞSAL TEHDİT ALTINDA
Küba Dışişleri Bakanı Bruno Rodriguez, ABD’nin 3 Ocak’ta Venezuela’ya yaptığı askeri müdahalenin, Latin Amerika ve Karayipler bölgesi için “varoluşsal tehdit” anlamına geldiğini belirtti. Rodriguez, Latin Amerika ve Karayip Devletleri Topluluğu (CELAC) Olağanüstü Dışişleri Bakanları Zirvesinde tüm üyelere “bağımsızlık ve egemenliklerinin esaslarını ortaklaşa savunma” çağrısı yaptı.
KOLOMBİYA CUMHURBAŞKANI: BUNU DİKTATÖRLER BİLE YAPMADI
Kolombiya Cumhurbaşkanı Gustavo Petro, ABD’nin Venezuela’ya askeri müdahalesine benzer bir şeyi dünya tarihindeki “diktatörlerin” bile yapmadığını belirtti. ABD’nin insanlık tarihinde bir Güney Amerika ülkesinin başkentini bombalayan ilk ülke olduğuna dikkati çekti. “Ne (İsrail Başbakanı Binyamin) Netanyahu, ne (Nazi diktatör Adolf) Hitler, ne (İspanyol diktatör Francisco) Franco, ne de (Portekizli diktatör Antonio de Oliveira) Salazar bunu yaptı.” dedi.
MADURO HAKİM KARŞISINA ÇIKTI
‘SUÇLU DEĞİLİM HALA ÜLKEMİN BAŞKANIYIM’
Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores dün hakim karşısına çıkarıldı. Kelepçeli olduğu görülen Maduro ve eşini duruşmaya götüren helikopter cezaevinden havalandı. Tüm bu görüntüler dakika dakika canlı yayınlandı. New York’ta mahkemeye çıkarılan Nicolas Maduro suçlu olmadığını söyledi. Maduro elleri ve ayakları kelepçeli şekilde duruşma salonuna getirildi. 63 yaşındaki Maduro, ABD’de “uyuşturucu ve silah kaçakçılığı yapmakla” suçlanıyor. Mahkemede kendisine yönelik suçlamaları reddeden Maduro, bir tercüman aracılığında, “Ben masumum. Suçlu değilim. Dürüst bir insanım. Hala ülkemin başkanıyım” savunmasını yaptı. Maduro’nun eşi Cilia Flores de suçsuz olduğunu söyledi. Maduro’nun bir sonraki duruşma tarihi olarak 17 Mart belirlendi. Maduro, uyuşturucu terörizmi, kokain ithalatı, makineli tüfek ve yıkıcı cihaz bulundurma komplosuyla suçlanıyor. Cilia Flores de, kaçırma ve cinayet emri vermekle ve 2007 yılında uyuşturucu kaçakçıları ile Venezuela Ulusal Uyuşturucu ile Mücadele Dairesi müdürü arasında bir görüşme ayarlamak için rüşvet almakla suçlanıyor/karar
Suriye’deki yeni süreç ve Türkiye’nin kademeli olarak saf dışı kalışı
Suriye'deki son gelişmeler, Türkiye'nin bu ülkedeki rolünün giderek zayıfladığını ve diğer aktörlerin sahanın kontrolünü ele geçirdiğini göstermektedir.
Şam'daki Esad hükümetinin düşüşünden sonra Ankara, üst düzey güvenlik heyetleri göndererek ve yeni hükümetle diyalog kurarak konumunu yeniden tanımlamaya çalıştı; ancak farklı çıkarlara sahip diğer ülkeler Ankara için alanı daraltmaktadır.
Tansim Haber Ajansı Türkiye uzmanı Abolfazl Ajalli'nin analizine göre, bu sürecin temel bileşenleri ve Türkiye'nin etkisini korumak için izleyeceği muhtemel yollar şöyledir:
İstihbarat rekabeti ve İsrail'in endişeleri
Türkiye'nin Suriye'deki istihbarat ve askeri faaliyet alanı, bölgedeki yeni rekabetin odak noktalarından biri haline gelmiştir. Batılı kaynaklara göre Ankara, son haftalarda İsrail'in hava uçuşlarını izlemek amacıyla Suriye topraklarına gelişmiş radar sistemleri kurmaya çalışmıştır. İsrail medyası, bu sistemlerin özellikle İran topraklarındaki uzak hedeflere yönelik saldırı kabiliyetini azaltabileceği konusunda uyarıda bulunmuştur. Ancak Şam'daki yeni hükümet, veri kontrolü konusundaki anlaşmazlıklar nedeniyle bu radar sistemlerinin kurulmasını reddetmiştir.
İsrail, Rusya'yı devreye sokarak Ankara'nın Güney Suriye'deki nüfuzunu azaltmaya ve İran'a yönelik gizli hava koridorlarını açık tutmaya çalışmaktadır.
Şam’da siyasi nüfuz yarışı
Bir diğer mesele ise Suriye başkentindeki siyasi ve diplomatik rol rekabetidir. Ankara; istihbarat, savunma ve dışişleri bakanlarından oluşan üçlü heyetin Şam ziyaretinde, ABD destekli PKK/YPG (SDG) güçlerinin geleceğini gündeme getirmiştir. Ankara bir yandan bu grupları saf dışı bırakmaya, diğer yandan kendisini bölgesel güvenliğin garantörü olarak göstermeye çalışmaktadır.
Ancak Türkiye'nin özellikle Güney Suriye'deki askeri varlığı İsrail için stratejik bir tehdit olarak görülmektedir. İsrail medyasına göre Moskova, Suriye'nin güneyine yeni birlikler yerleştirmiştir ve Şam, ABD'nin bilgisi dahilinde Tel Aviv ile bir güvenlik anlaşması yapmaya sıcak bakmaktadır. Hatta İsrail'in, işgal altındaki Golan sınırında Ankara'nın nüfuzunu engellediği için Rus varlığını Türkiye'ye tercih ettiği belirtilmektedir. Washington da Rusya'nın Şam ve Tel Aviv arasındaki arabuluculuğuna yeşil ışık yakarak, Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki nüfuzunu sınırlama politikasını sürdürmektedir.
Rusya’nın bölgesel arabuluculuk rolü
Rusya, Suriye'de bir kez daha kilit bir rol oynamaktadır; ancak bu kez ABD ile zımni bir fikir birliği içinde hareket etmektedir. Moskova, Güney Suriye'deki askeri varlığını artırarak İsrail'e Ankara'nın nüfuzunun dizginlenebileceği güvencesini vermiştir. ABD diplomatik kanalları, Rusya ise askeri ve diplomatik gücüyle Türkiye'nin Suriye denklemi içindeki payını azaltmış durumdadır.
Türkiye'nin rolünü yeniden tanımlama seçenekleri
Ankara, Suriye'deki çıkarlarını korumak için yeni yaklaşımlara ihtiyaç duymaktadır:
Yeniden İnşa ve Ekonomi: Erdoğan'ın da vurguladığı gibi Türkiye, Suriye'nin yeniden inşasında ana ortak olmayı hedeflemektedir. ABD ile yaptırımların esnetilmesi ve yeni Suriye liderliğinin uluslararası kabulü için yapılan görüşmeler bu stratejinin parçasıdır.
Kuzeyde Askeri Varlık: Kuzey Suriye'deki kontrollü askeri varlık, Kürt gruplar üzerinde bir baskı aracı ve gelecekteki müzakerelerde bir koz olarak kullanılmaya devam edecektir.
Esnek Diplomasi: Rusya ile sınırlı iş birliği, Şam merkezli yeniden inşa süreçlerine katılım ve Batılı aktörlerin güvenini koruma çabası, Ankara'nın süreçteki yerini korumasına yardımcı olabilir.(Abolfazl Ajalli/Tesnim Haber Ajansı Türkiye Uzmanı)
Siyonist İsrail 2025’te Kaç Ülkeye, Kaç Kez Saldırdı?
İşgalci Siyonist İsrail, 2025 yılı boyunca en az altı farklı ülkeye yönelik askeri saldırı düzenledi. Bağımsız çatışma izleme kuruluşu ACLED verilerine göre, İsrail 1 Ocak-5 Aralık 2025 tarihleri arasında en az 10 bin 631 saldırı gerçekleştirdi.
ABD merkezli bağımsız kuruluş Armed Conflict Location and Event Data (ACLED) verilerine göre 2025’te en fazla İsrail saldırısı Gazze ve işgal altındaki Batı Şeria’da gerçekleşti. Filistin’de toplam 8 bin 332 saldırı kayda geçti. Bunun 7 bin 24’ü Gazze, bin 308’i Batı Şeria sınırları içinde oldu
Gazze, yıl boyunca en ölümcül bölge olmayı sürdürdü. Siyonist İsrail saldırılarında yıl içinde 25 binden fazla kişi hayatını kaybetti, en az 62 bin kişi yaralandı. 10 Ekim’de yürürlüğe giren ateşkesin yüzlerce kez ihlal edildiği, bu ihlaller sırasında en az 400 Filistinlinin öldüğü, bin 100 kişinin yaralandığı bildirildi.
ACLED’e göre İsrail, 2025’te:
Gazze ve Batı Şeria’ya 8 bin 332
Lübnan’a 1653
İran’a 379
Suriye’ye 207
Yemen’e 48
Katar’a 1 kez saldırdı.
Lübnan ve İran saldırıları
Lübnan’da Hizbullah’la varılan ateşkese rağmen saldırıların sürdüğü, özellikle ülkenin güneyinde ve Beyrut çevresinde yoğunlaştığı bildirildi.
İran’a yönelik saldırılar ise 13 Haziran’da başladı. İsrail, 200 savaş uçağıyla Natanz başta olmak üzere nükleer ve askeri tesisleri hedef aldı. 12 gün süren çatışmalarda yerleşim bölgeleri de vuruldu. Nükleer bilim insanları ve üst düzey askeri yetkililer hayatını kaybetti. İran da İsrail kentlerine yüzlerce balistik füze fırlatarak karşılık verdi
Suriye’de ise saldırılar özellikle Kuneytra, Dera ve Şam çevresinde yoğunlaştı.
Yemen, Katar ve uluslararası sular
İşgalci Siyonist İsrail, 2025’te Yemen’de Husilere yönelik en az 48 saldırı düzenledi. Ağustos ayında Sana’da bir hükümet toplantısının hedef alınması sonucu Husi Başbakanı Ahmed el-Rahavi’nin de aralarında olduğu üst düzey isimler öldü
9 Eylül’de ise İsrail’in Katar’ın başkenti Doha’yı vurduğu, saldırıda Hamas yöneticilerinin hedef alındığı açıklandı. Olayda altı kişi hayatını kaybetti.
Özgürlük filolarını da hedef aldı
Bunun yanı sıra İsrail, Gazze’ye insani yardım götürmeyi amaçlayan özgürlük filolarını da hedef aldı. Malta, Tunus ve Yunanistan açıklarında düzenlenen insansız hava aracı saldırılarında gemiler hasar gördü, bazı aktivistler yaralandı.
Hucurat Suresi: İllâ Edeb! İllâ Edeb!
"Sanki şöyle denilmektedir. Ne yaparsanız yapın, hangi başarıya imza atarsanız atın; savaş meydanlarında önde olun, infakta birinci olun, namazda en ön safta olun… illâ edeb! İllâ edeb! Belki de Yunus Emre ve onun gibi birçok irfan ehli, Hucurat suresinin indiği dönemi göz önünde bulundurarak anlamaya çalıştıkları için “İllâ edeb! illâ edeb!” şeklinde haykırmışlardır."
Bir surenin, bir ayet grubunun hatta tek bir ayetin verdiği nasihat, ikaz, emir ve nehiylerin etkisi; ilk muhataplar ve indirildiği tarihî-sosyal ortam dikkate alındığında daha da artacaktır. Bunun için Mekki-Medeni ayrımının ötesine geçerek, Mekki ayetlerin Mekke döneminin hangi safhasında, Medeni ayetlerin ise Medine döneminin hangi zaman diliminde indiğini göz önünde bulundurarak anlamaya çalışmak gerekir.
Hucurat Suresi’nin Medeni olduğu ve ahlaki konulara ağırlık verdiği konusunda bir tartışma yoktur. Müminlerin Allah’a, Peygamberine, kendi aralarında ve bütün insanlık ailesine karşı takınmaları gereken adabı öğreten bir sure olduğunda da kuşku yoktur. Toplam 18 ayetlik surenin beş ayeti “Ey iman edenler!…” hitabıyla başlamakta ve surede 14 defa “iman” kelimesi farklı biçimlerde kullanılarak müminlere yakışan tavırlar hatırlatılmaktadır. Genel olarak bakıldığında surede, iman ehline yakışan ahlakın ön plana çıkarıldığı görülmektedir. Henüz imanı hem zahiren hem de batınen tam anlamıyla benimsememiş olan bedevilerin sadece teslim oldukları ve mümin kategorisine giremedikleri özellikle vurgulanmaktadır. “Bedevîler “iman ettik” dediler. De ki: Siz iman etmediniz, ama “Boyun eğdik” deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi.” (1)
Surede işlenen konular, risaletin ilk dönemlerinde olsaydı, yumuşaklık ve sertlik açısından uyarıların tonu farklı değerlendirilebilirdi. Ancak Bedir Savaşı, Uhud Savaşı, Hendek Savaşı, Hudeybiye antlaşması ve Mekke’nin Fethine, Kur’an’ın çoğunun inişine tanık olmuş, çok sayıda ilahi övgü, nasihat ve uyarılarla karşılaşmış bir toplum muhatap olunca, ayetlerin etkisi birkaç kat artmaktadır. Sanki şöyle denilmektedir. Ne yaparsanız yapın, hangi başarıya imza atarsanız atın; savaş meydanlarında önde olun, infakta birinci olun, namazda en ön safta olun… illâ edeb! İllâ edeb! Belki de Yunus Emre ve onun gibi birçok irfan ehli, Hucurat suresinin indiği dönemi göz önünde bulundurarak anlamaya çalıştıkları için “İllâ edeb! illâ edeb!” şeklinde haykırmışlardır.
Peygamber Efendimiz’e (s.a.a), Mekke’nin fethinden sonra inen Hucurat suresi, özetle müminlere şu uyarılarda bulunmaktadır:
- Görüşlerini Allah ve Resulü’nün önüne geçirmemeleri,
- Peygamber huzurunda seslerini yükseltmemeleri,
- Kendi aralarında konuştukları gibi Peygamber ile konuşmamaları,
- Peygamberin özel odalarına saygı göstermeyenlerin kınanması,
- Yalan haberle toplumun karıştırılmaması,
- İman kardeşliğinin hatırlatılması,
- Kötü lakap, aşağılayıcı söz, su-i zan ve gıybetten sakınılması,
- Irk ve kabile üstünlüğü yerine takva üstünlüğünün vurgulanması,
- Zahir ve batınla imanın gereklerini yerine getirenlerin gerçek mümin olduklarının bildirilmesi.
Hucurat suresindeki emir ve hükümlerin her biri, başlı başına ele alınabilecek konular arasındadır. Kardeşlik, gıybet, su-i zan, yalancılık, Allah ve Resulüne itaat… Ancak surenin Medine döneminin son zamanlarında nazil olması, ilgili konulardaki mesajın etkisini kat kat artırmaktadır. Bütün müfessirler, surenin 4. ayetinin; Temim kabilesinden gelen heyetin Peygamberimizi özel odalarının arkasından yüksek sesle çağırmaları üzerine nazil olduğunu belirtmişlerdir. Tarihi kaynaklar, bu heyetin gelişinin Hicri 9. seneye tekabül ettiğini kaydeder. Surenin 6. ayetinin sebebi nüzul rivayetlerinde adı geçen Velid b. Ukbe, Mekke’nin fethi sırasında Müslüman olduğuna göre, Hucurat suresi Mekke’nin fethinden sonra ve Senetü’l-Vüfûd (Heyetler Yılı) zamanında nazil olmuştur.
Şöyle denilebilir; henüz yeni Müslüman olmuş kişiler peygambere karşı nasıl davranacaklarını bilmeyebilirler. Neden sert biçimde uyarılsınlar? Çünkü suredeki uyarılar sadece yeni Müslüman olmuş Beni Temim ve diğer Bedevilere yönelik değildir. Surede şöyle bir mesaj vardır. “Peygambere odalarının arkasından seslenenler akılsızdırlar, peki size ne oluyor? Siz neden onların seviyesine düşüyorsunuz?” “Size yalan haber getiren fasıktır, ancak siz neden onun getirdiği habere binaen peygamberi harekete geçirmeye çalışıyorsunuz?”
Peygamberimizin (s.a.a) yanında yaklaşık çeyrek asır bulunmuş, binlerce ayeti birinci ağızdan işitmiş ashaptan bazıları, hâlâ Allah’ın Resulüne (s.a.a) görüşlerini dayatmak istemekte, Peygamber’den danışmanlık beklemekte ve huzurunda seslerini yükseltmekteydiler. Peygamberimiz (s.a.a), çoğu konuda onların isteklerine uymayarak aslında onlara en büyük iyiliği yapıyordu. Aksi takdirde çok büyük sıkıntılara uğrayacaklardı. “Biliniz ki, aranızda Allah'ın peygamberi vardır. Şayet o, birçok işte size uysaydı, haliniz yaman (leanittum) olurdu.” (2) Kur’ân bunu “leanittum” kelimesiyle, kolu kırılmış birinin aynı yerden tekrar kırılmasıyla oluşan acıya benzetmiştir ki yaşanacakların vehametini göstermek için.
Surenin tek tek ayetleri ele alınabilir, ancak yöntem olarak ilk muhatapların durumu ve ayetlerin indiği atmosferi bilmek, ayetlerin mesajındaki vurguyu artırır ve etkisini güçlendirir. Bu kural sadece Hucurat Suresi için geçerli değildir. Diğer sureler için de geçerlidir.
Nitekim İsra Suresi’nde, İsrailoğullarının iki defa azgınlık edeceği ve iki defa cezalandırılacağı bildirilir. Sure indiğinde muhatapların Yahudiler veya Hristiyanlar değil, Kureyş olduğu göz önünde bulundurulunca ayetlerden çıkarılacak dersler farklı bir boyut kazanmaktadır. Peygamberimiz (s.a.a) de tıpkı Musa (a.s) gibi kavmini uyarmaktaydı. Gelecekte azgınlıkta ileri gitmeleri halinde İsrailoğullarıyla benzer sonuçlarla karşılacaklardı.
Yine Fil Suresi’nde anlatılanlar, Hristiyan toplumdan bahsetse de uyarılar Kureyş’e yöneliktir. Allah’ın bahşettiği nimetlerin karşılığında elçisine böyle davranmamaları gerektiği hatırlatılmaktadır.
Kur’ân kıssalarında geçen isim ve olayların, indiği ortamda kime karşılık geldiğini tespit ettiğimizde, maksat daha net hâle gelir. Örneğin Kur’ân, neden Musa’nın (a.s) bir Mısırlıyı öldürmesi olayı üzerinde detaylı durur? Üstelik Mekke döneminde Yahudiler de yoktu. Belli ki Müslümanlar muhatap alınmıştır. Musa’nın (a.s) yaşadığı tecrübenin onlara ders olması istenmektedir. Mekke döneminde, müşriklerin baskılarına karşı fiili bir müdahalede bulunmaları halinde nasıl bir sonuçla karşılaşacakları önceden haber verilmiştir.
Hucurat Suresi’nin geç dönemde inip Müminlere ahlaki konularda uyarılarda bulunmasından günümüz açısından da oldukça önemli dersler çıkarılabilir. Ne kadar mücadele edersek edelim, fedakârlık yaparsak yapalım ahlaki zaaflarımızı asla ihmal edemeyiz. Bu eksikliklerimiz fırsat bulduğunda ortaya çıkacaktır. Mevlana’nın ifadesiyle, soğukta donmuş bir yılanı ölmüş zannederek sirke çıkarırsanız, güneşi gördüğünde ilk olarak sizi ısırır. Nefsi hastalıklar da böyledir. Uygun ortamı bulmadığında terbiye ettiğimizi zannederiz. Oysa kendini göstermek için fırsat kollamaktadır. Mesela, bir insanın kibri, hasedi, kabalığı, kibarlığı… ancak bazı olayların yaşanmasıyla ortaya çıkabilir. Önemli olan önceden tedbir alarak daha fazla yıkıcı sonuçlara fırsat vermemektir.
Zamanında terbiye edilmeyen nefis, eninde sonunda davranışlarda kendisini gösterecektir. Hucurat Suresi’nde kınanan davranışlar, Allah ve Resulüne teslimiyet eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Bunun da nedenini kurcaladığımızda, nefsine bir pay verme, başkalarına karşı kendini üstün görme hastalığının yattığını söyleyebiliriz. (Veysel Çelik - Hürseda)
____________________
(1) Hucurat, 49/14.
(2) Hucurat, 49/7.
Gazze’de Bilanço Ağırlaşıyor: Can Kaybı 70 Bini Aştı
Gazze Şeridi’nde işgalci İsrail saldırılarında hayatını kaybeden Filistinlilerin sayısı 70 bin 937’ye yükseldi. Son 48 saatte enkaz altından çıkarılanlar da dahil olmak üzere yeni can kayıpları kayda geçti.
Gazze’de Siyonist İsrail ordusunun saldırıları nedeniyle yaşanan can kayıplarına ilişkin yeni veriler paylaşıldı. Gazze Sağlık Bakanlığı’nın açıklamasına göre, son 48 saat içinde 8’i enkaz altından çıkarılan olmak üzere 12 Filistinlinin hayatını kaybettiği bildirildi. Aynı süreçte 7 yaralı hastanelere ulaştırıldı.
Ateşkesin yürürlüğe girmesinden bu yana devam eden saldırılarda 405 sivilin yaşamını yitirdiği, 1115 kişinin yaralandığı belirtildi. Ayrıca enkazdan çıkarılan cenazelerin sayısının 649’a ulaştığı aktarıldı.
İran’dan Kararlı Mesaj: Ulusal Füze Tatbikatıyla Caydırıcılık Vurgusu
ABD ve İsrail’den gelen tehditkâr açıklamalar karşısında İran, ulusal güvenliğini koruma kararlılığını ortaya koyan geniş çaplı bir füze tatbikatı gerçekleştirdi. İran Devrim Muhafızları Ordusu tarafından ülke genelinde düzenlenen tatbikat, savunma kapasitesinin yüksek hazırlık seviyesinde olduğunu bir kez daha gösterdi.
Tahran, İsfahan, Meşhed, Hürremabad ve Mahabad başta olmak üzere birçok stratejik bölgede eş zamanlı olarak yapıldı. Tatbikatın, tamamen savunma amaçlı olduğu ve İran’ın egemenliğini hedef alabilecek her türlü tehdide karşı caydırıcılığı artırmayı hedeflediği belirtildi. Resmî bir açıklama henüz yapılmazken, sosyal medyada paylaşılan görüntülerin tatbikat kapsamındaki rutin füze testlerine ait olduğu ifade ediliyor.
Uzmanlar, İran’ın bu tür tatbikatlarla bölgesel istikrarsızlığı körükleyen dış müdahalelere karşı net bir mesaj verdiğini vurguluyor. İranlı yetkililer daha önce yaptıkları açıklamalarda, ülkenin askeri doktrininin saldırgan değil, savunma ve caydırıcılık temelli olduğunu defalarca dile getirmişti.
Öte yandan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun, 29 Aralık’ta ABD Başkanı Donald Trump ile Miami’de yapmayı planladığı görüşmede İran karşıtı senaryoları gündeme getirmesi bekleniyor. Bölgeyi yakından izleyen çevreler, İsrail ve ABD’nin bu tutumunun Orta Doğu’daki gerilimi artıran temel unsurlardan biri olduğuna dikkat çekiyor.
İran cephesi ise dış baskı ve tehditlere rağmen, ulusal savunma hakkından asla taviz vermeyeceğini ve bölgesel barışın ancak karşılıklı saygı ve diyalogla mümkün olabileceğini vurgulamayı sürdürüyor.
Mübarek Üç Aylar Başladı
İslâm dünyasında her yıl manevî bir iklimin hüküm sürdüğü ve ramazan bayramıyla sona eren mübarek üç aylar, Müslümanlara dinî hissiyat ve ibadet yoğunluğu eşliğinde gündelik hayatlarını sorgulama, yenileme ve zenginleştirme fırsatı sunmaktadır.
Allah-u Teâla Recep, Şaban ve Ramazan aylarından oluşan bu mübarek üç aylara adeta maneviyat yüklemiş ve kullarının günahlarının affedilmesi için büyük bir fırsat sunmuştur.
Allah’a hamd û senâlar olsun ki bir kez daha bu üç mübarek ayı idrak etme şeref ve tevfikine nail olmuş bulunmaktayız. İbadet dua ve münâcâtın, Rahim Allah’ın rahmet-i rahimiyesinin mümin kullarına en güzel ve en mükemmel şekliyle tecelli ettiği, kâbil ruhları ve müstait nefisleri maddenin esaretinden kurtarıp mana miracına çıkaran üç mübarek ve aziz ay!
Mübarek bir hadiste şöyle geçer:
“Hayatınızın bazı günlerinde (ilahi) rüzgârlar eser. O rahmet rüzgârlarına kendinizi vermekten gafil olmayın.”
İşte bu rahmet rüzgârlarının estiği ve günden güne şiddetlenip kamilleştiği aylardır, Recep, Şabân ve Ramazân ayları. Bu rahmet-i rahimiyenin tecellisi, bu mübarek üç ayda her gün daha bir artarak devam eder. Ve bilahere “Kadir gecesinde” en doruk noktasına ulaşır. Aslında bu ayların her bir günü o ilahi sofraya oturabilmek için bir hazırlıktır. Kabiliyet ve liyakat kazanma vesilesidir.
Habib-i İlahi Ramazân ayı hakkında okuduğu meşhur hutbesinde buyurmuyor mu: “Ey insanlar Allah’ın ayı, bereket, rahmet ve mağfiret ile size doğru gelmekte. O öyle bir aydır ki… onda Allah’ın ziyafetine davet edilmişsiniz…”
Evet, bu ilahi ziyafetin en mükemmel sofrası ise, “Kadir Gecesi”nde kurulmaktadır. İşte bu rahmet sofrasının başına oturabilmek için liyakat lazım, hazırlık lazım. İşte Recep ve Şa’bân ayı bize bu liyakatı kazandıracak, bizi “Ziyafetullah”a lebbeyk diyebilmeye layık kılacak bulunmaz fırsatlar!
En iyisi sözü asıl söz sahiplerine, Resulullah ve Ehlibeyti’ne bırakalım. Bırakalım ki bize, bu eşi benzeri bulunmayan aziz ayları hakkıyla tanıtsınlar.
Peygamber efendimiz (s.a.a) bir hadisinde şöyle buyurmaktadır:
“Bu (Recep) ayında kâfirlerle savaşmak haramdır. Şunu bilin ki Recep, Allah’ın ayı, şaban benim ayım ve ramazan ümmetimin ayıdır.”
İmam Cafer-i Sâdık (a.s) ceddi Resulullah’tan (s.a.a) şöyle nakletmektedir: “Recep benim ümmetim için mağfiret dileme ayıdır. Bu ayda istiğfar edin (tevbe edip bağışlanma dileyin). Zira Hak Teâlâ, çok bağışlayan ve rahimdir. Recep ayına “Asabb” (dökülen) denir; zira bu ayda benim ümmetimin üzerine çok rahmet dökülür. O halde şu zikri çok okuyun:
“Estağfirullahe ve es’elut-tevbe” (Allah’tan mağfiret ve tevbe diliyorum.)
İmam Musa Kâzım’dan (a.s) şöyle rivayet edilmiştir:
“Recep, cennette sütten beyaz ve baldan tatlı bir nehrin ismidir. Kim recep ayından bir gün oruç tutarsa, Allah o nehirden ona içirir.”
Merhum İbn-i Babeveyh muteber senetle Salim’den şöyle rivayet etmiştir: “Ben Recep ayının sonuna bir kaç gün kala, İmam Cafer-i Sadık’ın (a.s) yanına gitmiştim. Beni görür-görmez şöyle buyurdu:
“Ey Salim, bu ayda hiç oruç tuttun mu?” “Hayır, vallahi dedim, ey Resulullah’ın oğlu!” İmâm (a.s) şöyle buyurdu: “O kadar sevap kaybetmişsin ki miktarını ancak Allah bilir. Bu, Allah’ın üstün kıldığı ve hürmetini yücelttiği bir aydır. Bu ayda oruç tutanları kendi ikram ve değerlendirmesine mazhar kılmayı kendisine farz kılmıştır.” Sâlim diyor ki ben: “Ey Resulullah’ın oğlu, eğer bu ayın kalan günlerini oruç tutarsam, bu ayda oruç tutanların sevabının bir kısmını elde etmiş olabilir miyim?” diye sorduğumda, şöyle buyurdu: “Ey Sâlim, kim bu ayın sonundan bir gün oruç tutarsa, ölüm anında can çekişme ve rahatsızlıklardan, ölüm sonrasının dehşetinden ve kabir azabından kurtulur. Kim bu ayın sonundan iki gün oruç tutarsa, Sırât’tan kolaylıkla geçer ve kim bu ayın sonundan üç gün oruç tutarsa, kıyamet gününün büyük korkusu, dehşet ve zorluklarından kurtulur ve kendisine cehennem ateşinden kurtuluş beratı verilir.”
Hz. Resulullah’tan (s.a.a) yine şöyle nakledilmiştir: “Recep ayındaki ilk cuma gecesinden gaflet etmeyin. Hiç şüphesiz o geceye melekler “Ragâib Gecesi” derler. Zira gecenin üçte birisi geçtiğinde, göklerde ve yerde bulunan bütün melekler Kâbe ve etrafına toplanırlar. Allah-u Teâlâ onlara hitap ederek şöyle buyurur: “Ey benim meleklerim, istediğiniz şeyi benden dileyin.” Onlar da şöyle arz ederler: “Ey Rabbimiz, bizim isteğimiz Recep ayının oruçlularını bağışlamandır.” Allah Tebâreke ve Teâlâ da “Kabul ettim” diye cevap verir.
Mübarek üç ayların ilki olan recep ayında önemli günler yer almaktadır: Bu ayda Ehlibeyt imamlarından üçünün doğumu gerçekleşmiştir. İmam Ali (a.s), İmam Muhammed Bakır (a.s) ve İmam Muhammed Taki’nin (a.s) bu ayda dünyayı şereflendirmişlerdir. Ayrıca Hz. Resulullah’ın (s.a.a) bi’seti ve peygamberliğe seçilişi bu ayın 27. günü vuku bulmuştur. Bunun yanında İmam Musa Kazım (a.s) ve İmam Ali Naki’nin (a.s) şehadeti ile Hz. Zeyneb’in (a.s) vefatı da recep ayı içinde gerçekleşmiştir.
Mübarek üç ayların ikincisi Şaban ayıdır. Şaban lügatte şube şube, bölük bölük demektir. Bazı hadislerde Müminlerin rızıkları bu ayda paylaştırıldığından ve bu ayadan ramazana bölük bölük hayır intikal ettiğinden bu aya Şaban adı verilmiştir. Belki de maksat şudur: Kim bu ayı hakkıyla değerlendirirse, ramazandan daha iyi yararlanma imkânı elde eder. Nitekim büyük arifler de recep ve Şaban aylarının ramazana hazırlık mahiyeti taşıdığını vurgulamışlardır.
Şaban ayı Hz. Resulullah’a (s.a.a) mensup bir aydır. Peygamber efendimiz bu ayda oruç tutar ve ramazan ayıyla birleştirir ve şöyle buyururdu: “Şa’bân benim ayımdır; kim benim ayımdan bir gün oruç tutarsa, cennet ona farz olur.”
İmam Zeynelâbidin (a.s) Şabân ayı girdiği zaman ashabını toplar ve onlara şöyle buyururdu: “Ashabım, bu ayın ne olduğunu biliyor musunuz? Bu Şabân ayıdır. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Şa’bân benim ayımdır. Bu ayı peygamberinizin sevgisi Ve Rabbinize yaklaşmak için oruç tutun.” Canımı elinde tutan (Allah’a) and olsun ki babam İmam Hüseyin’den (a.s) duydum ki şöyle derdi: “Emirü’l-Mu’minin Ali’den (a.s) şöyle buyurduğunu duydum: “Kim şabân ayını Resulullah’a olan sevgisinden dolayı ve Allah’a yakınlaşmak için oruç tutarsa, Allah onu sever, kendi ikram ve yüceliğine yakınlaştırır ve cenneti ona farz kılar.”
İmamlarımızdan (a.s) bu ayın fazileti hakkında nakledilen hadislerde, cennete girmek ve kıyamette ilahî nimet ve kerametlerle karşılaşmak için bu ayda oruç tutulması tavsiye edilmiştir.
Şaban ayında oruç tutmanın yanında, sadaka vermek, Hz. Ali (a.s) ve diğer Ehlibeyt İmamları’nın (a.s) okudukları ve “Münacat-ı Şabaniye” diye meşhur olan duayı okumak da bu ayın en önemli amellerindendir.
Mübarek üç ayların ikincisi olan Şaban ayında da önemli günler yer almaktadır: Ehlibeyt İmamlarından üçünün mübarek doğum günleri bu ayda vuku bulmuştur. İmam Hüseyin (a.s), İmam Zeynelabidin (a.s) ve İmam Mehdi (a.s) bu ayda dünyaya teşrif etmişlerdir. Ayrıca Kerbela kahramanları Hz. Abbas ve Hz. Ali Ekber de Şaban ayında dünyaya gelmişlerdir.
Mübarek üç ayların üçüncüsü ise ramazan ayıdır.
Bu ay Müslümanlar arasında özel bir konum ve saygınlığa sahiptir. Bu ay ibadet ve paylaşma ayıdır. Bu ayda mümin kulların rızıkları çoğaltılır. Müslümanlar, Ramazan ayının manevi bereket ve güzelliklerinden daha fazla istifade etmek için Recep ve Şaban aylarında manevi hazırlıklara başlamaktadırlar.
Ramazan ayı, oruç tutmanın Müslümanlara farz olduğu bir aydır. Kur’an-ı Kerim, bu ayda nazil olmuştur. Bu ay Kur’an’da ismi açıkça geçen ve değer verilen tek aydır. Yine Kur’an’da geçtiği üzere Kadir Gecesi bu aydadır ve içinde Kadir Gecesi bulunmayan bin aydan daha hayırlıdır.
Hz. Ali’nin (a.s) şehadeti ile Hz. Hatice’nin ve bir nakle göre Hz. Ebu Talib’in vefatı bu ayda vuku bulmuştur. Bu ayda yer alan başka önemli bir gün ise İmam Hasan’ın (a.s) doğum günüdür.
Bu ayın en önemli ibadetleri şunlardır: Oruç tutmak, Kur’an okumak, Kadir gecelerini ihya etmek, dua, istiğfar, oruçlulara iftar (yemeği) vermek, yoksullara yardımda bulunmak.
Peygamber Efendimiz (s.a.a) bu ayın değerini şu şekilde zikrediyor: “Eğer insanlar bu ayın değerini bilselerdi, bütün ayların ramazan ayı olmasını arzu ederlerdi.”
Şunu da bir daha özellikle vurgulamamız gerekir ki bu üç ayın her birisinde bir mübarek gece vardır ki bütün gecelerden değerli ve faziletlidir: Recep ayında “Ragâip Gecesi” (Recep ayının ilk Cuma gecesi), Şa’bân ayında “Berât gecesi” (Şa’bân’ın 15. gecesi) ve Ramazân ayında “Kadir Gecesi” (Ramazan’ın 19. veya 21. ya da 23. Gecesi) ki hepsinden de faziletlisi “Bütün gecelerin Efendisi” diye tanıtılan Kadir gecesidir.
Yüce Rabbimiz, İlahi rahmet rüzgârlarının estiği bu mübarek aylardan en güzel şekilde yararlanmayı, müminlerin yüzüne açılan İlahi ziyafet sofrasına oturabilme liyakatini kazanmayı nasip buyursun. Amin! (ehlader)
Direniş Kaybetti mi?
Evvela şunu belirtmek lazım. Kayıp dediğimiz nedir, kazanç dediğimiz nedir, kim neyin peşindedir? Herkes peşine düştüklerinin ne kadarına sahip olabiliyor, hedeflerine ulaşabiliyor mu, ulaşamıyor mu? Bu meselelerin esaslı bir temele oturtulması gerekir.
Biz müminler olarak şuna inanıyoruz: Bu dünya geçicidir. Esas kalıcı olan bir dünya vardır. Müminler bu dünyayı, oranın bir hasat tarlası olarak görürler.
Bütün varlığı bu dünyadan ibaret sayanlar yani ahiret inancı olmayanlar veya varmış gibi gösterenler var ki biz bunlara münafık diyoruz. Sözlerinde ve eylemlerinde ahiretin, Allah’ın var olduğunu söylerler; ‘Allah yolunda canımızı feda ederiz’ derler ama en ufak bir çıkar söz konusu olduğunda ahirete çizgi çekerler.
Bir de inkâr edenler vardır; ahiret inancı olmayan kâfirler. Bunlar her şeyi dünyadan ibaret zannettikleri için dünya için çalışır ve dünyada muhtelif kazanımlar elde ederler.
Geniş topraklara, petrol sahalarına, su ve doğalgaz kaynaklarına sahip olurlar. Yani dünyevi ne varsa ona yönelir onu elde etmeye çalışırlar.
Hayatın anlamını bundan ibaret zannedenler, bunların elde ettikleri karşısında büyülenirler. ‘Neden bunlar galip geliyor? Neden bu kadar alanlara, topraklara, doğal kaynaklara sahip oluyorlar da öbür taraf bunlardan mahrum kalıyor, hatta ölüyor, öldürülüyor, çocuklarını, malını, mülkünü kaybediyor?’ diye sorarlar. Yani bütün bu fedakârlıkları reel politiğe aykırı, hayatın gerçekleriyle örtüşmeyen bir şey gibi görürler.
Oysa Müminler olaya şöyle bakıyor. Nasılsa bana verilen can emanetini eninde sonunda sahibine vereceğim. Bana verilen mallar da onun emanetidir; yani servetler, kaynaklar, makamlar… Her şeyim… Şimdi bunların sahibi bu konuda bana bir ticaret önermiş: ‘Gel seninle bir alışveriş yapalım; sen onları ver, ben de sana cenneti vereyim.’ İnanan insan bu alışverişe balıklama atlıyor.
Öteki buna ütopik, reel politiğe aykırı, hayatın gerçekleriyle örtüşmeyen bir şey gibi görse de Mümin hakikaten buna inanmış. “Eninde sonunda ben bütün varlığımı bırakıp gideceğim. Canımı da sahibine vermek zorundayım zaten. O zaman ben bunu bir ticarete konu edeyim, ben bunu Allah’a arz edeyim. Ebedi, sonsuz hayatı onun karşılığında alayım. Onun rızasını ve onun bana vadettiği nimetlere kavuşayım!” Diyor.
Şimdi denkleme böyle baktığınız zaman iki taraf da kazanıyor. Herkes kendi amaçları doğrultusunda kazançlar elde ediyor.
Bizim inancımıza göre; makamları tasnif ettiğinizde en yüksek makam Peygamberlerin makamıdır. Fakat bu makam kazanılabilen, iktisap edilen bir makam değildir. O, Allah tarafından seçilmiş, tevdi edilmiş bir makamdır ve sonuncusu da verilmiştir. Ondan sonrası şehitler makamıdır.
Kâfir ve münafıklar nazarından baktığınızda en yüksek makamlar; hükmedilen alanların ve kaynakların büyüklüğüne göre krallar, imparatorlar, sultanlar şunlar bunlar; daha sonra büyük generaller, büyük şirket ve servet sahipleri, say sayabildiğin kadar makam gelir…
Ama bizim perspektifimizde bunların toplamını kaçla çarparsan çarp, bir şehit makamı etmiyor. Mesela bin krallık bir şehide denk olmaz.
Direniş tarafının insanı sadece Allah’ın rızasına ve şehadet makamına göz dikmiş. Öyle ki gözü bundan başka bir şey görmüyor. Bütün gücüyle bunu kazanmaya çalışıyor. Bu makamın peşinden koşturuyor. Bu uğurda kaybetmeyi göze alamayacağı hiçbir şey yok. Kayıplarının büyüklüğünü kazançlarının büyüklüğüne sayıyor. En azizlerini şehit verdiğinde keşke daha büyüklerimiz olsaydı da onları verseydik diyor.
Bunların hal ve hareketleri birilerine komik gelebilir; “Yav! ne diyor bu Allah aşkına?” ya göz göre göre ölüyor öldürülüyor”. Tamam da öldürülmeden şehit olunmuyor ki! Yani şehit olması için öldürülmesi lazım. Öldürülmesi için de trafik kazasıyla ölmesi olmuyor; illaki böyle azılı bir Allah ve insanlık düşmanının saldırısıyla ölmesi lazım.
Bunlar aklını fikrini şehadete adamış insanlar. “Biz ahdimiz üzerindeyiz” diyorlar. Allah’la bir ahdi olanın bu ahdi bozma şansı yok bu mücadelede. Zalim Siyonist diyor ki: “Bak hepsi benimle İbrahim Anlaşmaları ile ahit yapmış, Bu Müslümanlar(!) Allah’la olan ahitlerini çiğnediler, bozdular, gelip benimle ahit yaptılar. (İsrail’le, Amerika’yla) Size ne oluyor?”
Hâsılı bu savaş Allah’la ahdini bozmayanlarla bozanların savaşıdır. Bu işin tabiatı böyle. Direniş yani ahiret inancı kâmil olanlar bu savaşa girerken şu hesabı yapamazlar: “Efendim yaptığım çarpma, toplama, çıkarmaya göre madem benim gücüm Amerika’ya yetmeyecek o zaman ona boyun eğeceğim.” Diyemez. Çünkü Allah: “Sadece bana boyun eğeceksin.” Diyor.
Not: 11 gün sonra bu ülke gençliği Taksim, Kızılay ve benzeri büyük şehirlerin büyük meydanlarını doldurup zil zurna sarhoş olacaklar. Belki o sırada yine Gazze’nin Lübnan’ın gençlerinin üzerine de bombalar yağacak. Sizce hangisi kazanan hangisi kaybedendir? Hangisine acımak lazım! Kuşkusuz biz dünya ve ahiret güzellikleri isteriz ancak bir tercih yapılacak ise ahiret tercihe daha layık değil mi?
islamianaliz




















