کارگر

کارگر

İran, Hürmüz Boğazı çevresindeki adaları askeri üslere dönüştürerek gemi geçişlerini denetleyen bir kontrol ağı kurdu, tanker rotalarını kendi koridorlarına yönlendirdi ve fiilen “kapı bekçisi” rolü üstlenerek küresel enerji trafiği üzerinde stratejik üstünlük...


ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a yönelik başlattığı saldırılarla tırmanan savaşta Hürmüz Boğazı, en kritik cephelerden biri haline geldi. İran’ın boğaz çevresindeki adalarda kurduğu askeri yapı, küresel enerji trafiği üzerinde belirleyici rol oynuyor.

The Wall Street Journal’ın analizine göre İran, Hürmüz Boğazı çevresindeki küçük adaları yıllar içinde askeri üslerle donatarak stratejik bir kontrol ağı oluşturdu. Bu durum, dünya petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 20’sinin geçtiği boğazın yeniden açılmasını da zorlaştırıyor.

Boğazda kriz derinleşti

Savaş öncesinde küresel ekonominin en önemli geçiş noktalarından biri olan Hürmüz Boğazı’nda, İran’ın kontrolünü artırmasıyla tanker geçişleri büyük ölçüde durma noktasına geldi. Tahran yönetimi, bölgedeki hakimiyetini güçlendirerek deniz trafiğini yönlendirmeye başladı.

Adalar “sabit uçak gemileri”ne dönüştü

WSJ’ye göre; İran, Hark, Keşm ve Ebu Musa başta olmak üzere yaklaşık 19 adayı askeri üs haline getirdi. Bu adalarda radar sistemleri, hava pistleri, füze bataryaları ve deniz unsurları konuşlandırıldı. Bu yapı sayesinde İran, boğazdaki dar geçiş hatlarını kontrol eden kritik noktalarda etkinlik sağladı.

ABD ve İsrail hedef aldı

Savaşın ilk aşamalarında ABD ve İsrail, İran’ın askeri kapasitesini zayıflatmak için hava saldırıları düzenledi. Bu saldırıların hedeflerinden biri de İran petrol ihracatının büyük bölümünün yapıldığı Hark Adası oldu. Ancak saldırılara rağmen enerji tesislerinin büyük ölçüde ayakta kaldığı ve tanker yüklemelerinin sürdüğü belirtildi. İlerleyen süreçte ise Larak Adası ve Keşm hattı gibi doğrudan boğaz kontrolünü sağlayan noktalar ön plana çıktı.

İran “kapı bekçisi” konumunda

Analistlere göre İran, boğazdan geçen gemileri denetleyen bir sistem kurarak bazı tankerlerden geçiş ücreti talep etmeye başladı. Denizcilik verileri de gemi rotalarının değiştiğini ve İran kontrolündeki dar koridorların kullanılmaya başlandığını gösteriyor. Bu gelişmeler, İran’ın fiilen Hürmüz Boğazı’nda “kapı bekçisi” rolü üstlendiği yorumlarına yol açtı. İran’ın bölgedeki hakimiyetinin temellerinin ise 1971 yılında Ebu Musa ve Tunb adalarına asker çıkarmasıyla atıldığı ve bu tarihten itibaren kontrolünü kademeli olarak güçlendirdiği ifade ediliyor.

Hürmüz’ün geleceği belirsiz

WSJ analizine göre Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması savaşın en kritik aşamalarından biri olacak. Ancak bunun ya diplomatik bir anlaşmayla ya da askeri bir operasyonla mümkün olabileceği değerlendiriliyor. ABD’nin bölgeye amfibi çıkarma kapasitesine sahip birlikler sevk etmesi ise bazı adaların kontrol altına alınmasının gündeme gelebileceğine işaret ediyor.(Ajanslar)

İran’ın ABD ve İsrail saldırılarına misilleme kapsamında 28 Şubat’tan bu yana çoğunluğu Körfez bölgesinde 7 Arap ülkesindeki ABD üsleri ile kritik noktalara en az 5 bin 735 füze ve İHA saldırısı gerçekleştirdiği bildirildi.

ABD ile İsrail'in İran'a saldırıları ve İran'ın misillemeleri devam ederken Körfez ülkelerinde birçok kritik nokta hedef alındı.

Anadolu Ajansı muhabirinin saldırıya uğrayan ülkelerin savunma bakanlıkları ve enformasyon merkezlerini esas alarak derlediği bilgilere göre saldırılardan en fazla etkilenen ülke Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) oldu.

Bu istatistik, İran saldırılarının yaklaşık yüzde 15’inin İsrail’e yöneltildiğini ortaya koydu.

BAE Savunma Bakanlığından yapılan yazılı açıklamada, saldırıların başından bu yana, BAE savunma sistemlerinin 438 balistik füze, 19 seyir füzesi ve 2 bin 12 İHA'ya müdahale ettiği kaydedildi.

Kuveyt

Kuveyt Hükümeti Enformasyon Merkezi ve Kuveyt ordusunun yaptığı açıklamalara göre, İran'ın misilleme saldırılarının başlangıcından bu yana 312 balistik füze, 5 seyir füzesi ve 651 İHA engellendi.

Bahreyn

Bahreyn Savunma Kuvvetleri Genel Komutanlığından yapılan yazılı açıklamada, söz konusu tarihten bu yana ülkeye yönelen 186 füze ve 419 İHA'nın savunma sistemleri tarafından etkisiz hale getirildiği bildirildi.

Katar

Katar Savunma Bakanlığı, ülkeye 209 balistik füze ve 96 insansız hava aracı saldırısı düzenlendiğini açıkladı.

Ürdün

Ürdün ordusuna göre, ABD-İsrail ile İran arasındaki savaşta ülkeye 275 füze ve İHA saldırısı gerçekleştirildi.

Suudi Arabistan

Suudi Arabistan Savunma Bakanlığı, ülke topraklarına yönelik en az 65 füze ve 1029 insansız hava aracı saldırısı kaydedildiğini bildirdi.

Umman

Umman Sultanlığı ise 19 İHA ile hedef alındığını açıkladı.

⁠ABD-İsrail'in İran'a saldırıları

İsrail ve ABD, Tahran ile Washington yönetimleri arasında müzakereler sürerken 28 Şubat'ta İran'a askeri saldırı başlattı.

İran da İsrail'in yanı sıra ABD üslerinin bulunduğu Katar, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Bahreyn başta olmak üzere bazı bölge ülkelerinde belirlediği hedeflere saldırılarla karşılık verdi. (CGTN Türk)

"Hürmüz’deki fiilî kriz, petrol fiyatlarını yalnızca arz-talep dengesi üzerinden değil, jeopolitik risk primi üzerinden de yukarı taşımaktadır. Piyasalar çoğu zaman gerçek kıtlığa değil, kıtlık beklentisine tepki verir. "


Bugün İran–ABD–İsrail savaşı 33. gününe girerken, artık kimse bu çatışmayı klasik bir savaş olarak tanımlayamıyor. Bu, Clausewitz’in dediği gibi sadece “siyasetin başka araçlarla devamı” değildir; bugün savaş, enerjinin, ticaretin ve korkunun siyaseti şekillendirdiği bir düzleme taşınmıştır. İran-ABD-İsrail savaşı, yalnızca askerî cephelerde yürüyen bir çatışma olmaktan çıkmış; enerji yolları, deniz ticareti, küresel tedarik zincirleri ve jeopolitik denge üzerinde şekillenen çok katmanlı bir güç mücadelesine evrilmiştir. Savaşın 33. gününe girilmiş olmasına rağmen çatışmaların hâlâ sürüyor olması, bu savaşın kısa süreli bir operasyon ya da sınırlı bir hava harekâtı olmaktan çıktığını göstermektedir.

Başlangıçta ABD ve İsrail’in temel hedefi İran’da rejim değişikliği yaratmak, ülkenin askerî ve ekonomik altyapısını felce uğratmak, maksimum baskı politikasıyla Tahran’ı koşulsuz teslimiyete zorlamak ve bölgesel nüfuzunu kırmaktı. Ancak savaş ilerledikçe bu hedeflerin önemli bir kısmının sahada karşılık bulmadığı, hatta çatışmanın beklenenden daha maliyetli ve daha karmaşık bir hale geldiği görülmüştür. Hiçbir plan, düşmanla ilk temasından sonra ayakta kalamaz. – Helmuthvon Moltkethe Elder’in bu kadim uyarısı, ne yazık ki Washington ve Tel Aviv’in strateji odalarında unutulmuşa benzemektedir.

Bu savaş, klasik anlamda iki ordunun karşı karşıya geldiği bir mücadele değildir. Burada savaşın ağırlık merkezi, yalnızca füzeler, hava saldırıları ya da suikastlar değildir; asıl belirleyici unsur, enerji jeopolitiği ve stratejik boğazların kontrolüdür. Özellikle Hürmüz Boğazı, savaşın askerî boyutunu aşarak küresel ekonominin kalbine yerleşmiş, çatışmayı bölgesel bir gerilim olmaktan çıkarıp dünya çapında sonuçlar doğuran bir kriz haline getirmiştir. Bu nedenle İran-ABD-İsrail savaşı, sadece cephede değil; limanlarda, sigorta piyasalarında, enerji fiyatlarında ve diplomatik ittifaklarda da sürmektedir.

Bu savaşın başlangıç noktası, ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü rejim değişikliği eksenli stratejik hesaplamaydı. Washington cephesinde, özellikle Trump döneminde dile getirilen yaklaşım; İran rejimini devirmek, askerî ve nükleer altyapıyı hedef almak, maksimum baskı politikasını son aşamaya taşımak ve Tahran’ı koşulsuz teslimiyete zorlamak üzerine kuruluydu. Ancak savaş sahası, çoğu zaman siyasi söylemlerin vaat ettiği sonuçları üretmez. Nitekim süreç ilerledikçe, hedeflenen rejim değişikliğinin gerçekleşmediği, bu söylemin giderek sembolik ve içi boş bir anlatıya dönüştüğü görüldü.

ABD ve İsrail bazı taktik başarılar elde etmiş olabilir. Üst düzey komutanların etkisiz hale getirilmesi, kritik hedeflere yönelik saldırılar ve İran’ın askerî kapasitesine verilen kısmı hasar, bu çerçevede öne çıkan gelişmeler olarak görülebilir. Fakat taktik başarı ile stratejik zafer aynı şey değildir. Bir savaşın sonucu, sadece vurulan hedef sayısıyla değil; karşı tarafın iradesinin kırılıp kırılmadığı, bölgesel denklemin değişip değişmediği ve uzun vadeli politik hedeflerin gerçekleşip gerçekleşmediği ile ölçülür. Bu açıdan bakıldığında, ABD ve İsrail’in savaşın 33. gününde hâlâ net bir stratejik üstünlük kuramamış olması dikkat çekicidir.

Tam tersine, İran bu savaşta klasik askerî eşitlik arayışına girmeden, asimetrik kapasitesini öne çıkaran bir strateji izlemiştir. İran’ın asıl gücü, ABD ile aynı düzlemde savaşmak değil; savaşı kendi belirlediği zemine çekmek olmuştur. Bu zemin ise Hürmüz Boğazı’dır. CSIS bu durumu açıkça ifade eder: Bu savaş, klasik askerî üstünlük değil; asimetrik maliyet üretme savaşıdır. Ve İran, düşük maliyetle yüksek kriz üretmiştir.

Hürmüz Boğazı, Fars Körfezi’ni Umman Denizi ve Hint Okyanusu’na bağlayan sıradan bir su yolu değildir; günde yaklaşık 20 milyon varil petrolün (küresel deniz ticaretinin yaklaşık %25’i) ve dünya LNG ticaretinin yaklaşık %20’sinin geçtiği en kritik enerji boğazıdır. Bu nedenle Hürmüz’de yaşanacak en küçük askerî gerilim bile, yalnızca bölgesel bir güvenlik sorunu değil; petrol fiyatlarından enflasyona kadar uzanan etkileriyle küresel ekonomi için sistemik bir şok anlamına gelir.

Bugün gelinen noktada mesele, artık “Hürmüz kapanabilir mi?” sorusu değildir. Asıl mesele, Hürmüz çevresinde fiilî savaş koşullarının oluşmuş olmasıdır. Boğazda patlamaların yaşanması, deniz güvenliğinin zedelenmesi, tanker geçişlerinin riskli hale gelmesi ve sigorta maliyetlerinin hızla yükselmesi, bu hattın zaten normal işleyişten çıktığını göstermektedir. Bu nedenle mesele artık teorik bir kapanma ihtimali değil; fiilen bozulan bir enerji geçiş rejimidir.

İran’ın bu tablo içinde en önemli stratejik hamlesi, Hürmüz’ü küresel sistemin zayıf noktası haline getirmesidir. Bu, doğrudan büyük deniz savaşlarıyla değil; tehdit, belirsizlik, mayın riski, füze menzili, insansız sistemler ve psikolojik baskı yoluyla sağlanmaktadır. Başka bir ifadeyle İran, çok daha düşük maliyetli araçlarla çok daha yüksek maliyetli sonuçlar üretmektedir. İşte bu yüzden Hürmüz, İran için sadece coğrafi bir avantaj değil; aynı zamanda stratejik bir kaldıraçtır.

Hürmüz’deki fiilî kriz, petrol fiyatlarını yalnızca arz-talep dengesi üzerinden değil, jeopolitik risk primi üzerinden de yukarı taşımaktadır. Piyasalar çoğu zaman gerçek kıtlığa değil, kıtlık beklentisine tepki verir. Tankerlerin gecikmesi, sigorta şirketlerinin temkinli davranması, denizcilik rotalarının uzaması ve enerji şirketlerinin belirsizlik nedeniyle bekle-gör politikasına geçmesi, küresel enflasyonu yeniden tetikleyen bir zincirleme etki üretmektedir. Oxford Economics’in tanımladığı “40 dolarlık jeopolitik prim” artık bir analiz kavramı değil; insanların mutfağına giren bir enflasyon gerçeğidir.

Bu durum yalnızca petrol piyasalarını ilgilendirmez. Doğalgaz, petrokimya, gübre, lojistik, deniz taşımacılığı ve gıda fiyatları da aynı sistemin parçalarıdır. Hürmüz’de yaşanan her aksama, enerji maliyetleri üzerinden üretim maliyetlerine; üretim maliyetleri üzerinden de tüketici fiyatlarına yansımaktadır. Böylece savaş, cephe hattından çıkıp doğrudan küresel hayat pahalılığına dönüşmektedir.

Özellikle Avrupa açısından tablo son derece kırılgandır. Ukrayna savaşı sonrasında enerji güvenliği zaten zayıflayan Avrupa, Katar başta olmak üzere Fars Körfez kaynaklı LNG’ye daha bağımlı hale gelmiştir. Hürmüz’deki istikrarsızlık, Avrupa için yalnızca enerji arzı sorunu değil; sanayi üretimi, rekabet gücü ve toplumsal maliyetler açısından da ciddi bir baskıdır. Asya için de durum benzerdir. Çin, Hindistan, Japonya ve Güney Kore gibi ülkeler, enerji güvenliği sarsıldığında ideolojik bloklaşmadan çok ekonomik zorunluluklarla hareket ederler. Bu da ABD’nin kurmak istediği geniş cepheli siyasî dayanışmayı zayıflatır.

ABD açısından en büyük sorun, askerî kapasite fazlalığının stratejik kesinlik üretmemesidir. Washington isterse bölgede yoğun askerî baskı kurabilir; ancak Hürmüz gibi dar ve hassas bir geçitte sürdürülebilir güvenlik sağlamak çok daha zordur. Çünkü burada mesele, bir düşman donanmasını yok etmek değil; sürekli, yaygın ve düşük maliyetli tehditleri etkisiz kılmaktır. İran’ın sürat tekneleri, kıyı konuşlu füze sistemleri, mayınlama kapasitesi ve insansız araçları, son derece pahalı askerî platformları yıpratma potansiyeline sahiptir.

Bu da ABD’yi zor bir tercihle karşı karşıya bırakmaktadır: Ya çatışmayı daha da büyütüp ekonomik maliyeti katlanarak artıracak, ya da başlangıçtaki sert hayalı söylemlerden geri adım atarak diplomatik bir çıkış yolu arayacaktır. Nitekim süreç içinde “koşulsuz teslimiyet” dilinden “ateşkes” ve “müzakere” söylemine doğru yaşanan kayma, sahadaki gerçekliğin Washington’ın ilk hedefleriyle örtüşmediğini ve yapamadığını göstermektedir.

Burada dikkat çekici olan nokta şudur: ABD ve İsrail belli askerî hasarlar verdirmiş olsa da, İran’ın bölgesel rolünü tamamen tasfiye edememiş; aksine İran, Hürmüz kartı üzerinden çatışmayı küresel düzeye taşıma kapasitesini sergilemiştir. Ayrıca Fars Körfezi ülkelerine ABD güvenlik şemsiyesinin sadece bir illüzyondan ibaret olduğunu ispatlamış oldu. Bu nedenle savaş, sadece kimin daha çok hedef vurduğu üzerinden değil; kimin karşı tarafın stratejik planını bozduğu üzerinden okunmalıdır. Bu açıdan İran’ın başarılı direnç göstermesi, savaşın en önemli sonuçlarından biri haline gelmiştir.

İsrail’in geçmişteki savaş tecrübeleri, özellikle Arap ordularına karşı kısa sürede sonuç alma alışkanlığı, bu savaşta benzer bir hız beklentisini doğurmuş olabilir. Ancak İran örneği, bunun mümkün olmadığını göstermiştir. İran ne coğrafya, ne nüfus, ne devlet kapasitesi, ne de bölgesel ağları bakımından klasik Arap-İsrail savaşlarının muhataplarıyla aynı kategoride yer almamaktadır. Bu nedenle savaşın 33 gün sürmesine rağmen İran’ın hâlâ direniyor ve hatta saldırı pozisyonunda olması, tek başına sembolik bir anlam taşımamaktadır; aynı zamanda stratejik bir gösterge niteliği taşımaktadır.

Savaşın bir diğer önemli sonucu, müttefiklerin pozisyonlarında yaşanan sessiz değişimdir. Bu savaş sadece cepheleri değil, ittifakları da parçalamıştır. Avrupa artık ideolojik değil, enerji temelli düşünmektedir. Asya ise taraf değil, hayatta kalma refleksiyle hareket etmektedir. Çünkü Fars Körfezi’nden geçen enerji kesildiğinde, siyaset değil, ekonomi çöker. Ve çöken ekonomi, ittifak tanımaz.

Avrupa Birliği, söylem düzeyinde İran’a karşı sert bir çizgi izlese de, enerji ve ticaret güvenliği riske girdiğinde daha temkinli davranmak zorunda kalmaktadır. Körfez ülkeleri ise ilk bakışta İran’a karşı daha sert bir pozisyona yakın görünseler bile, savaşın kendi limanlarını, altyapılarını ve ekonomik düzenlerini tehdit etmesi nedeniyle doğrudan tırmanmadan kaçınmaktadır.

Suudi Arabistan ve BAE gibi aktörlerin alternatif boru hatları veya farklı ihracat güzergâhları olsa da, Hürmüz’ün uzun süreli bir kriz alanına dönüşmesi bu ülkelerin de ekonomik hesaplarını bozmaktadır. Yani savaş, ilk aşamada İran’ı sıkıştırmak için başlatılmış olsa da, etkileri bakımından bölgedeki tüm aktörleri daha kırılgan hale getirmiştir.

Özet olarak, İran-ABD-İsrail savaşı, başlangıçta rejim değişikliği, altyapının çökertilmesi, maksimum baskı ve koşulsuz teslimiyet hedefleriyle başlatılmış bir stratejik müdahale olarak kurgulandı. Ancak savaşın 33. gününde ortaya çıkan tablo, bu hedeflerin sahada beklenen sonucu vermediğini göstermektedir. ABD ve İsrail bazı taktik kazanımlar elde etmiş olsa da, İran’ın direnci kırılmamış; aksine Tahran, Hürmüz Boğazı üzerinden küresel ekonomiyi etkileyebilecek bir kapasite sergileyerek savaşın ağırlık merkezini değiştirmiştir.

Bugün asıl soru, kimin daha çok hedef vurduğundan ziyade; kimin savaşı kendi lehine tanımladığıdır. İran sadece başarılı direnmiyor başarılı saldırı da yapmaktadır. Hem de tek başına. Bu açıdan bakıldığında İran, çatışmayı hava saldırılarının ötesine taşıyarak enerji, ticaret ve psikolojik üstünlük alanına yaymıştır. Hürmüz’de meydana gelen patlamalar ve deniz güvenliğinin bozulması, boğazın artık sadece bir geçiş noktası değil, savaşın merkezî cephesi olduğunu göstermektedir.

Son tahlilde ABD ve İsrail, stratejik bir zafer elde etmeden; İran ise askerî anlamda yıkılmadan ama ekonomik baskıyı küreselleştirerek savaşın içinde kalmıştır. Başka bir ifadeyle, savaşın kazananı henüz yoktur; fakat kaybedeni ve batağa saplananlar ABD ve İsrail değil sadece küresel enerji piyasaları, tedarik zincirleri ve jeopolitik istikrar da bu savaşın doğrudan bedelini ödemektedir.

Hürmüz artık sadece bir boğaz değildir. O, bu savaşın kalbidir. Bu kalp attıkça dünya piyasaları sarsılmakta; geçiş durdukça yalnızca tankerler değil, küresel düzenin dengesi de durmaktadır.

Ve işte tam bu noktada, sadece bir coğrafyanın değil, bir iradenin kalbi olduğunu anlar insan. İran bu savaşta ne savaşmayı ne de barışmayı reddetmiştir; o, yalnızca varlığını hatırlatmıştır. Küresel sistem imparatorluklar kurar, ama tarihi direnenler yazar. Hürmüz’de bir gemi batabilir, ancak bir milletin onuru asla karaya oturmaz. İran’ın stratejik sabrı, füzelerinden daha derindir; onun coğrafyası, düşmanlarına hesaplamayı öğretirken, dostlarına dayanışmanın kadim dilini fısıldar. İşte bu yüzden bu dar boğazda sıkışan yalnızca petrol tankerleri değildir; sıkışan, tek kutuplu dünyanın son nefesidir. Ve tüm bu tabloyu, İran Türk şairi Şehriyar’ın dizelerinden daha iyi anlatacak hiçbir söz yoktur (şiir Farsçadan çevrilmiştir):

“Oku ki, söz mülkünün şehriyarı konuşsun,
Hazar ile Fars Körfezi’nin vatan bağını anlatsın.
Asi Elburz’dan, güneyin sıcak kıyılarına dek,
Herkes tek can, tek yürek; o birliği anlatsın.”

Tarih, boğazlardan geçen gemileri değil, boğazlara meydan okuyan ruhları hatırlar. Ve o ruh, bugün Hürmüz’de, Elburz’danFars Körfezine uzanan bu kadim toprakta, hâlâ atmaktadır.

(Doç. Dr. Murteza Ocaklı/Aydınlık)

İran, Hürmüz Boğazı’ndaki statükoyu değiştiriyor. İran Meclisi’ne gelen yasa tasarısı, bölgedeki siyasi, ekonomik ve askeri dengeleri değiştirecek. Tahran, Boğaz’daki egemenlik haklarını en üst seviyeye çıkarmayı hedefliyor.

İran Parlamentosu Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu tarafından kabul edilen “Hürmüz Boğazı Yönetim Tasarısı”, bölgedeki dengeleri kökten değiştirecek radikal maddeler içeriyor. Tahran Yönetimi, bu hamleyle stratejik su yolundaki hakimiyetini önemli bir eşiğe taşıyabilir. Tasarıda, Boğaz’dan geçen gemilere hizmet verme, ücret alma, bazı ülkelere geçiş yasağı gibi önemli maddeler yer alıyor.

ABD VE İSRAİL’E TAM ENGELLEME

Tasarıdaki en dikkat çekici madde, Hürmüz Boğazı’nın belirli ülkelere tamamen kapatılmasını öngörüyor. Komisyon Üyesi Mücteba Zarei’nin açıklamalarına göre, ABD ve İsrail’e ait gemilerin Boğaz’dan geçişi tamamen yasaklanacak. Bununla da yetinilmeyerek, İran’a karşı tek taraflı yaptırım uygulayan ülkelerin gemilerinin de bu stratejik su yolunu kullanmasına izin verilmeyecek. Bu hamlenin, uluslararası deniz ticaretinin yaklaşık beşte birinin geçtiği bölgede Batı finans kapitalin düzenine büyük bir darbe vuracağı belirtiliyor.


GEÇİŞ ÜCRETLERİ İRAN RİYALİ İLE TAHSİL EDİLECEK
İran, Hürmüz Boğazı üzerindeki hakimiyetini sadece askeri değil, finansal bir enstrümana dönüştürmeyi planlıyor. Yeni tasarı kapsamında:

- Boğaz’dan geçen gemiler için yeni bir harç ve rüsum sistemi kurulacak.

 
- Bu ödemelerin tamamı İran Riyali cinsinden yapılacak.

- Uygulama, İran Silahlı Kuvvetlerinin egemenlik haklarını sahada doğrudan icra etmesini kapsayacak.

Tahran Yönetimi, bu adımla Batı yaptırımları altındaki ulusal para birimine değer kazandırmayı ve “meydandaki askeri kazanımları ekonomik faydaya dönüştürmeyi” amaçlıyor.

BÖLGESEL İŞBİRLİĞİ VE GÜVENLİK MİMARİSİ
Tasarı, sadece kısıtlamaları değil, bölge ülkeleriyle yeni bir hukuki zemin oluşturulmasını da içeriyor. İran, Boğaz’ın diğer kıyıdaşı olan Umman ile işbirliği yaparak yeni bir “hukuki rejim” formüle etmeyi hedefliyor. Proje; güvenlik düzenlemeleri, seyrüsefer güvenliği ve çevre koruma gibi teknik konuları da kapsıyor. İran Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Rıza Arif’in “Hürmüz Boğazı yönetim sistemi değişti ve bir daha asla eskisi gibi olmayacak.” açıklaması, Tahran’ın bu projeyi geri dönülemez bir devlet politikası olarak gördüğünü teyit ediyor.

ULUSAL GÜVENLİK BÖLGESİ
İran, 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne (UNCLOS) taraf olmasına rağmen bu sözleşmeyi meclisinde onaylamadı.

Bu durum, Tahran’ın Boğaz’dan geçiş rejimini “transit geçiş” (hiçbir engelleme olmaksızın geçiş) yerine daha kısıtlayıcı olan “zararsız geçiş” (kıyı devletinin güvenliğini tehdit etmeme şartı) olarak tanımlamasına imkan tanıyor. Yeni yasa ile İran, Boğaz’ı bir “ulusal güvenlik bölgesi” olarak tescil ediyor.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Türkiye topraklarına İran füzelerinin fırlatıldığına dair haberleri kesin bir dille yalanlayarak bu iddiaların bölge barışını bozmayı hedeflediğini vurguladı.


 İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, İran füzelerinin Türkiye topraklarına fırlatıldığına dair çıkan haberleri kategorik olarak reddetti. Arakçi, bu iddiaları "tamamen asılsız ve gerçek dışı" olarak nitelendirdi.

Dışişleri Bakanı Arakçi, mevkidaşı Hakan Fidan ile gerçekleştirdiği telefon görüşmesinde, bölge düşmanlarının iki komşu ülke arasındaki barış ve dostluk iklimini etkilemeye yönelik girişimlerine karşı uyarıda bulundu.

ABD ve İsrail'in İran'a yönelik devam eden askeri saldırganlığının sonuçlarını ele alan Arakçi, Tahran'ın iyi komşuluk ilkelerine ve Türkiye'nin ulusal egemenliğine duyduğu saygı ve bağlılığı yineledi.

İran Dışişleri Bakanı, İran'ın Türkiye'ye füze fırlattığı yönündeki iddiaların incelenmesi ve doğrulanması konusunda her türlü iş birliğine tam olarak hazır olduklarını ifade etti.

Fidan ile görüşmesinde Arakçi, uluslararası toplumun okulları, üniversiteleri, enerji altyapısını ve yerleşim alanlarını hedef alan ABD ve İsrail'in suçlarını kınaması gerektiğini vurguladı.

Arakçi, "İran'ın üretim tesislerine saldırı tehdidinde bulunan ABD söylemi, uluslararası hukukun ve insani ilkelerin açıkça hiçe sayılmasıdır ve kriminal bir tehdittir" dedi.

İran Dışişleri Bakanı, ABD ihlallerinin, saldırgan güçlerin bölge halklarının kaynaklarını sömürmesini ve altyapılarını tahrip etmesini engellemek adına tüm devlet ve hükümetlerden kararlı bir yanıt beklediğini belirterek sözlerini tamamladı.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye'nin İran, İsrail ve ABD arasında süregelen savaşa dahil olmayacağını defalarca vurgulamıştı. Erdoğan birkaç gün önce yaptığı açıklamada, İsrail'in son olarak İran'ı hedef alan bölgedeki saldırılarının güvenlik gerekçelerinin ötesine geçtiğini teyit etmişti.

Aynı çerçevede Arakçi, Azerbaycanlı mevkidaşı Ceyhun Bayramov ile yaptığı görüşmede, İran'ın bölge ülkelerinde bulunan saldırganlara ait askeri üs ve tesislere karşı savunma önlemleri aldığını belirtti.

Arakçi, Hazar Denizi'ne kıyısı olan devletlerin, Hazar'daki bazı kıyı bölgelerine yönelik son saldırılar karşısında kararlı bir tutum sergilemeleri gerektiğini kaydetti.(Ajanslar)

İran Dışişleri Bakanı, şu anda yaşanan sürecin müzakere değil, yalnızca mesaj alışverişi olduğunu belirterek, ateşkesi yeterli görmediklerini ve savaşın tamamen sona ermesini hedeflediklerini söyledi.

Al Jazeera’ye konuşan İran Dışişleri Bakanı Abbas Irakçi, “Şu anda yaşananlar müzakere değildir; doğrudan ya da bölgedeki dostlarımız aracılığıyla mesaj alışverişidir” dedi.

Irakçi, daha önce olduğu gibi doğrudan Steve Witkoff’tan mesajlar aldığını belirterek, bunun müzakere anlamına gelmediğini, bu mesajların karşılıklı uyarılar ve görüşler içerdiğini ve aracı ülkeler üzerinden iletildiğini ifade etti.

“ABD’nin 15 teklifine cevap vermedik”

Irakçi, İran’da belirli bir tarafla yürütülen bir müzakerenin söz konusu olmadığını, mesajların Dışişleri Bakanlığı üzerinden iletildiğini ve güvenlik kurumları arasında belirli bir çerçevede iletişim bulunduğunu söyledi. Bu sürecin hükümet ve Milli Güvenlik Konseyi denetiminde yürütüldüğünü belirtti.

İran Dışişleri Bakanı, ABD’nin 15 maddelik teklifine hiçbir cevap verilmediğini vurgulayarak, “Herhangi bir teklif ya da şart sunmadık ve müzakereler konusunda da bir karar almış değiliz. Ancak bizim kendi değerlendirmelerimiz ve şartlarımız nettir” dedi.

“Ateşkese razı değiliz”

Irakçi, “Biz ateşkese razı değiliz; yalnızca İran’da değil, tüm bölgede savaşın tamamen sona ermesini istiyoruz” ifadelerini kullandı.

İran’ın şartlarının; saldırıların tekrar etmeyeceğine dair garanti verilmesi ve savaşın yol açtığı zararların tazmin edilmesini içerdiğini belirtti.

Ayrıca, İran halkının tehdit edilemeyeceğini söyleyen Irakçi, ABD Başkanı’nın İran halkına saygılı bir dil kullanması gerektiğini vurguladı.

Hürmüz mesajı

Irakçi, Hürmüz Boğazı’nın tamamen açık olduğunu ancak yalnızca İran’la savaşan taraflara kapalı olduğunu belirtti.

İran’ın dost ülkelerin gemilerinin güvenli geçişi için gerekli tüm tedbirleri aldığını söyleyen Irakçi, “Hürmüz Boğazı barış yolu olabilir ve bu konudaki düzenlemeler bölge ülkeleriyle ilgilidir” dedi.

“Her türlü kara savaşına hazırız”

İran Dışişleri Bakanı, her türlü kara çatışmasına hazır olduklarını belirterek, “Umarım karşı taraf hesap hatası yapmaz. Biz savaşı başlatmadık, sadece kendimizi savunuyoruz” ifadelerini kullandı.

“Komşulara değil, ABD üslerine saldırıyoruz”

Irakçi son olarak, İran’ın Körfez’deki dost ülkelere saldırmadığını, yalnızca ABD üsleri ve varlıklarını hedef aldığını belirtti.

Gelecekte komşu ülkelerle güvenin yeniden inşasında zorluklar yaşanabileceğini ifade eden Irakçi, buna rağmen bu güvenin tekrar tesis edileceğinden emin olduğunu söyledi.

Pazartesi, 30 Mart 2026 06:24

ABD ve İsrail’de İran saldırı isyanı

Yaşarken fazla hissetmiyoruz.

Ama dünya önemli günlerden geçiyor.

Emperyalizm ciddi bunalımda.

Avrupa yol ayırımında.

İktidarlar sarsılıyor.

ABD-Avrupa ilişkileri kopma noktasında.

Kriz iyice derinleşmiş durumda.

NATO’da oluşan çatlak…

Tamiri giderek zorlaşıyor.

İSYAN
Önce Gazze soykırımı…

Şimdi İran saldırısı…

Batı’da tepkiler yükseliyor.

Gazze için milyonlar meydanlara çıkmıştı.

Şimdi İran için harekete geçtiler.

Dip dalga yükseliyor.

Buna Körfez ülkelerinin sokakları da dahil.

Devrimlerin ayak sesleri hissediliyor.

AMERİKA
Cumartesi günü Amerika ayaktaydı.

50 eyalette…

3 bin şehirde halk meydanlardaydı.

Trump’ın kazandığı eyaletler…

Protestolar oralarda da çok yüksekti.

Gelen bilgiler…

10 milyondan fazla kişi katılmış.

Trump’ın politikalarına…

Gazze soykırımına…

İran saldırısına isyan ettiler.

“No Kings” (Kral yok) dediler.

Trump’ı hapishane kıyafeti ile canlandırdılar.

Genel değerlendirme şu:

“ABD tarihinin en yüksek katılımlı eylemi gerçekleşti.”

İSRAİL
İsrail’de de ortalık ısınıyor.

Savaş karşıtı protestolar yapılıyor.

Amerika ile eş zamanlı eylemler…

Tel Aviv, Kudüs, Hayfa ve diğer şehirler…

“Savaşa hayır” ve “ateşkes şimdi” sloganları atıldı.

“Çocuklarımız sığınaklarda büyüyor.” pankartları açıldı.

İzlenen politikalar eleştirildi.

Parlamento üyesi Ofer Cassif.

Özetle şunları söyledi:

“Yıllardır uyardığımız şey oluyor.

Gazze’de devam eden soykırım…

Batı Şeria’da etnik temizlik…

İran ve Lübnan’da savaş…

İsrail’de faşizm, tüm bunların hepsi birbiriyle bağlantılı.”

Netanyahu Hükümeti sertleşti.

Çok sayıda kişiyi gözaltına aldı.

Bu protestoları durdurur mu?

Tam tersinin olma olasılığı daha yüksek.

İRAN
İran gelişmeleri yakından izliyor.

ABD ve İsrail’de halkın isyanı…

İran’da da karşılık buldu.

Bir aydır sokakları dolduran İran halkı…

Dün yine meydanlardaydı.

ABD’deki protestoculara selam gönderdi.

CEPHE GENİŞLİYOR
ABD/İsrail’e karşı cephe genişliyor.

İran’a sempati yükseliyor.

Dünya halkları yanında.

Rusya, Çin, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti…

Birçok ülke destek veriyor.

Irak, Yemen, Hizbullah da sahada.

İran cephesi genişliyor.

ABD/İsrail cephesi ise sallanıyor.

Avrupa bile yan çizdi.

Şimdi Körfez ülkeleri ile de sorunlar başladı.

Devamının geleceği çok açık.

BU KADAR CEPHEDE SAVAŞABİLİR Mİ
İsrail, İran’la, Lübnan’la…

Hamas’la, Yemen’le savaşıyor.

Amerika…

İran’da, Doğu Akdeniz’de, Avrupa’da…

Grönland’da, Tayvan’da, Afrika’da…

Çok sayıda yerde cephe açtı.

ABD/İsrail bu kadar cephede savaşabilir mi?

Pek olası görünmüyor.

İran’la savaşı karizmalarını fena çizdi.

Bundan sonra işi çok daha zor.

MEZARLARINI KAZIYORLAR
ABD ve İsrail…

Büyük bir hata yaptılar.

Füzeleri, savaş uçakları…

Çok güvendikleri uçak gemileri…

Hepsinin balonu söndü.

Ölümü göze almış İran halkı karşısında etkisiz kaldı.

Yaptıkları hata emperyalizmin çıkmazı…

Kendi mezarlarını kazıyorlar.

Trump’ın açıklamaları…

Ford uçak gemisinin vurulduğunu itiraf etti.

Sırada Lincoln var.

İşlerin iyi olmadığı yüzüne yansıdı.

Küfre sarılması da çaresizliğinin göstergesi.

İsmet Özçelik

Malatya Kürecik'te tarihi direniş! Emperyalist kuşatmaya karşı bölge halkları tek ses, 'Kürecik İsrail'e kalkan olamaz!'
 
Malatya’da “Direniş Çadırı” grubunun öncülüğünde toplanan vatandaşlar, Kürecik Radar Üssü’ne yürüyerek eylem yaptı. Eylemde, radar üssünün kapatılması ve yabancı askeri unsurların Türkiye’den çıkarılması talebi öne çıktı. Katılımcılar, hükümete ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’a yönelik eleştiriler de dile getirdi.

'KÜRECİK KAPANSIN! İSRAİL KÖR OLSUN'

Akçadağ ilçesindeki Kürecik Radar Üssü önüne yürüyen grup, “Kürecik kapansın, İsrail kör olsun”, “Katil ABD, Türkiye’den defol” sloganları attı. Yapılan konuşmalarda, radarın 2012 yılında NATO kararıyla kurulduğu hatırlatılarak şu ifadeler kullanıldı:

“Toprak bizimdir, fakat bu radar bizim değildir. Radarın kontrolü de bizde değildir. ABD’dedir, NATO’dadır. Hükümetimiz tarafından doğru sözlerle yanlış bilgi verilmektedir.”

'İSRAİL’İN GÜVENLİĞİNİ SAĞLIYOR'
 
Açıklamalarda, Kürecik Radar Üssü’nün İsrail’in güvenliği için kullanıldığı ileri sürüldü. Radar verilerinin ABD üzerinden İsrail’e ulaştığı iddia edilerek şu görüşlere yer verildi:

“Bu radarın temel amacı İsrail’in güvenliğini sağlamaktır. Kürecik radarı, İsrail’in kalkanıdır.”

Eylemciler, Türkiye’nin NATO’dan çıkması ve ülkedeki yabancı askeri üslerin kapatılması çağrısı yaptı.

'FİDAN’A VE HÜKÜMETE ELEŞTİRİ'
Grup adına yapılan konuşmada, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın olası bir “İran karşıtı koalisyon” değerlendirmesine tepki gösterildi. Açıklamada şu ifadeler kullanıldı:

“Kurulması gereken koalisyon, anti-İsrail, anti-ABD koalisyonudur. Bu laflardan vazgeçilmelidir.”

Hükümetin radar üssü ve ABD unsurları konusundaki tutumu da eleştirilerek, Türkiye’deki Amerikan faaliyetlerinin sonlandırılması istendi.

EMPERYALİZME KARŞI MÜCADELE
Eylemde ABD ve İsrail’in bölgedeki politikalarına tepki gösterilirken, İran, Filistin, Yemen ve Lübnan’daki direnişlere destek mesajı verildi. Katılımcılar, “Katil İsrail, katil ABD” ve “İş birlikçi olma, direnişçi ol” sloganları eşliğinde Kürecik ve İncirlik üslerinin kapatılması çağrısını yineledi.
Kaynak: Aydinlik

Pazartesi, 30 Mart 2026 06:09

İran asla mağlup olmayacaktır!

"Devlet bir yana, Türkiyeli Müslümanlar olarak yarın çok geç olmadan meydanlara inerek Soykırımcı Siyonistleri ve Çocuk katili ve ırz düşmanı ABD’yi şiddetli protestolar başlamalı, İranlı kardeşlerinin yanında olduğunu haykırmalıdır."


Önce şunu hiç bir zaman unutmayalım; Bu savaşta İran İslam Cumhuriyeti hiç bir durumda mağlup olmayacaktır, mağlup sayılmayacaktır!

İster kaybettiklerinin yanı sıra geride kalan sivil veya asker üst düzey insanlarının tamamını suikastlarla kaybetse de,

Ülkedeki siyasi ve askeri merkezler, yönetim binaları yerle bir edilse de,

Başta uranyum olmak üzere füze üretim tesisleri imha edilse de,

Ve bu arada Hürmüz boğazı gibi bir takım stratejik noktalar işgal edilse de,

İran İslam Cumhuriyeti asla mağlup olmayacaktır, insanlık âlemi her hâlukârda İran’ı galip ve muzaffer ilan edecektir ve bu şeref doğrudan İranlı Müslümanlara ait olacaktır.

Daha da önemlisi, bu savaş nasıl neticelenirse neticelensin Trump ve Netanyahu asla galip olamayacaktır.

Öncelikle insanlık âlemi bu iki iblisi en kısa zamanda alaşağı edecek, bu akıbetten asla kurtulamayacaklar.

Kaldı ki İran için varsaydığımız bu kötü durumların hiç birisi gerçekleşmeden bu kâfir soykırımcılar büyük ihtimalle körfezin bataklığına gömüleceklerdir, ayakları şu anda bu bataklığa gömülmeye başlamıştır bile.

Trump ve Netanyahu ile birlikte körfezdeki piyon krallar da aynı zilletten paylarına düşeni alacaklardır.

Bir gün Amerika ve Siyonistlerin kanlı tırnakları kırılıp mübarek coğrafyamızdan sökülüp atıldığında uşak krallar iyot gibi ortada kalacaklardır.

Gelelim Türkiye’ye, körfezdeki kralların utançtan başlarını kaldıramayacağı bir günde Türkiye tez zamanda kendisine bugünkünden çok daha şerefli bir yer seçmelidir.

Devlet bir yana, Türkiyeli Müslümanlar olarak yarın çok geç olmadan meydanlara inerek Soykırımcı Siyonistleri ve Çocuk katili ve ırz düşmanı ABD’yi şiddetli protestolar başlamalı, İranlı kardeşlerinin yanında olduğunu haykırmalıdır.

Rabbimizden Müslümanları güzel günlere ulaştırması dileğiyle!(Mehmet Göktaş/ Doğru Haber)

‘Bu bizim savaşımız değil’ diyen milyonlar 3 bin 200 noktada eylem yaptı. Kitlesel mitinglerin talebi ‘Savaşı durdur’ oldu. Cumhuriyetçilerin kalesi Teksas’ta yüz binler meydanlarda ‘Savaşa değil sağlığa bütçe’ sloganı attı.

ABD Başkanı Donald Trump’ın politikalarından bıkan Amerikan halkı cumartesi günü sokağa çıktı. İran savaşı, hayat pahalılığı ve Beyaz Saray’ın başına buyrukluğunu protesto eden Amerikalılar, Trump’ın ikinci döneminde üçüncü kez “Krallara Hayır” sloganı altında birleşti. Organizatörlere göre 50 eyalette yaklaşık 3 bin 200 noktada düzenlenen protestolara tam 8 milyon kişi katıldı.


Geçen yıl 14 Haziran’da Trump’ın doğum gününde düzenlenen ilk “Krallara Hayır” buluşmalarında 5 milyon kişi yer almıştı. Ekim ayındaki ikinci dalgaya katılım ise yaklaşık 7 milyon kişi olarak açıklanmıştı.

Üçüncü turda New York, Dallas, Minnesota, Philadelphia ve Washington en büyük mitinglere ev sahipliği yaparken eylemlerin üçte ikisinin büyük kentlerin dışında düzenlenmesi dikkat çekti. Küçük yerleşimlerdeki katılımın, geçen hazirandaki ilk protestolara kıyasla yaklaşık yüzde 40 arttığı ifade edildi.


CUMHURİYETÇİ EYALETLERDEKİ DEĞİŞİM VE SEÇİMLER
Bu bağlamda organizatörler özellikle Cumhuriyetçilerin güçlü olduğu Idaho, Wyoming, Montana ve Utah gibi eyaletlerde bile Trump karşıtı eylemlere katılımın arttığını duyurdu. Kasım ayında ABD Kongresi’nin yapısını belirleyecek ara seçimler öncesi bu gelişme büyük öneme sahip. Zira Trump hem Senato hem de Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu yitirme tehlikesiyle karşı karşıya.

 
ABD basını Beyaz Saray’a tepkideki bu artışı doğrudan İran savaşı ve ondan kaynaklanan hayat pahalılığı gibi çatışmanın yol açtığı sorunlara bağladı. Son anketler Trump’ın yüzde 36 ile bugüne kadarki en düşük destek seviyesine gerilediğini gösteriyor.


SAVAŞ KARŞITI ÇAĞRIYLA BULUŞTULAR
Organizatörler üçüncü “Krallara Hayır” buluşmalarını “ABD ve İsrail’in İran’ı bombalamasına karşı bir çağrı” olarak tanımlamıştı. Eylemlerde kullanılan dilin önceki dalgalara kıyasla belirgin şekilde sertleştiği görüldü. Organizasyon ekibi, “Trump halka bir zorba gibi hükmetmek istiyor. Ama Amerika ve güç krallara değil halka aittir.” mesajını öne çıkardı.


DE NIRO: TRUMP EN BÜYÜK TEHDİT
Protestocular, demokrasi yanlısı ve savaş karşıtı sloganlar attı, Trump karşıtı pankartlar taşıdı, “Zorbalığa diren”, “Demokrasi istiyorsan kornaya bas” ve “Trump’ı gönder” yazılı dövizler açtı.

Ünlü oyuncu Robert De Niro New York’taki mitingde yaptığı konuşmada kalabalığa şöyle seslendi: “Trump özgürlükler ve güvenlik açısından daha önce hiçbir başkanın oluşturmadığı düzeyde bir tehdittir.”

Amerikan basınının mikrofon uzattığı bir eylemci, “Bu aptalca bir savaş. Kimse bize saldırmıyor. Orada olmamıza gerek yok.” dedi. Bir diğeri, “Trump’a vereceğim tek kredi muhalifleri harekete geçirmesi. Çocuklarımın geleceği için artık sessiz kalamam.” şeklinde konuştu.


SPRINGSTEEN ICE KURBANLARINI ANDI
Minnesota’daki protestolarda öne çıkan konu ise ocak ayında Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) görevlileri tarafından Minneapolis’te vurularak öldürülen iki ABD vatandaşıydı.

Amerikan müziğinin önde gelen isimlerinden Bruce Springsteen etkinlikte “Streets of Philadelphia” şarkısını Minneapolis’e uyarlayarak seslendirdi. Minnesota Valisi Tim Walz ise kalabalığa hitap ederken şu ifadeleri kullandı: “Trump’a karşı direniş ABD’deki iyi olan her şeyin kalbi ve ruhudur.”


MÜDAHALE VE GÖZALTILAR
“Krallara Hayır” protestolarının en sert geçtiği yer, Los Angeles oldu. ABD İç Güvenlik Bakanlığı, federal bir binayı kuşatan yaklaşık bin kişilik gruba müdahale edildiğini duyurdu. Olayda iki polis memurunun beton parçalarıyla yaralandığı bildirildi.

Polis, bazı göstericilerin dağılmaması üzerine müdahale edildiğini ve gözaltılar yapıldığını açıkladı. Kalabalığa karşı zaman zaman göz yaşartıcı gaz da kullanıldı.